28 Nisan 2023 Cuma

I'm Just Your Problem

 




Bugün, Adventure Time'ın müzisyen vampiri Marceline'in bana göre en iyi şarkısıyla buradayız: I'm Just Your Problem.


Bölümde Finn, Jake, Marceline, Beemo ve Princess Bubblegum'ın bir kapıdan geçmesi gerekmektedir, ancak bu kapı ancak içten bir şarkı ile açılmaktadır. Aklımıza "Speak friend and enter" gelmiyor değil. 


Sırayla çeşitli şarkılar denerlerken Marceline'in sert bir şarkısını beğenmeyen Princess Bubblegum, Marceline'in şimdiye kadarki en içten şarkısıyla karşılaşır. Bubblegum, Marceline'i çoğu zaman kaba, ayarsız, erkeksi bulmakta ve bunu yüzüne karşı söylemekten de hiç çekinmemektedir, bunlardan yılgınlık geçirip duran Marceline de sonunda hislerini bir şarkıyla Bubblegum'a iletir, sözlerin Türkçe çevirisini şöyle yapabilirim:


Sana bir tanrıça gibi davranmadığım için üzgünüm,

Yapmamı istediğin şey bu mu?

Sana mükemmelmişsin gibi davranmadığım için üzgünüm,

Diğer tüm sadık vatandaşların gibi.

Şekerden yapılmadığım için üzgünüm

Senin için yeterince tatlı değil miyim?

Bu yüzden mi hep benden uzak duruyorsun?

Senin için amma rahatsız edici olmalı,

Ama ben sadece senin sorununum

Sadece senin sorununum,

Neredeyse gerçekten insan değilmişim gibi, değil mi?

Sadece senin sorununum

Her neyse, yaptıklarımı haklı çıkarmamalıyım,

Kendimi sana ispatlamaya çalışmamalıyım

Var olduğum için üzgünüm,

Kara listene girmeme neden olan şeyi unuttum.

Ama aramızdakileri düzeltmek için uğraşan ben olmamalıyım,

Öyleyse... Niye istediğim şey

Niye istediğim şey

Seni yerin dibine gömmek

Ve kanını içmek, ha?


Unutmamak gerekir ki, Marceline bir vampir olmasına rağmen normalde kan içmiyor, objelerin kırmızı rengini emerek besleniyor. Buna rağmen Bubblegum'ın kanını içmek isteyecek kadar onun kendisine kötü davranmasından sıkılmış.


Ve bu içten şarkı, kapının hareketlenmesini de sağlıyor elbet. Çünkü insanoğlunun en güçlü duyguları nefret, öfke, kırgınlık, kızgınlık. Her ne kadar bölümün sonunda değerinin anlaşılması gereken esas hissin arkadaşlık olduğu, her şeyin hepsinin beraber hareket etmesini sağlamak için geliştiği ortaya çıksa da içten bir his göstergesi olarak kızgınlığın ifadesi olan bir şarkı da hiç fena bir senaryo değildi. Ayrıca, Beemo'nun synthesizer olarak kullanılması ve kendi tuşlarına basılınca gıdıklanması da ne kadar tatlı bir ayrıntıydı, her derde deva bir portatif bilgisayar olan Beemo, en sevdiğim karakterlerden biri. Bir gün buraya Beemo'nun film noir özel bölümüyle de gelirim muhtemelen.

27 Nisan 2023 Perşembe

Çeviri Öykü: Yağmurlar Yağacak Usulca, Ray Bradbury

 

YAĞMURLAR YAĞACAK USULCA

Ray Bradbury

Çeviri: Sevil Çıtır

 

            Oturma odasında konuşan saat, sanki kimse kalkmayacakmış gibi korkarcasına şakıdı, Tik-tak, saat yedi, kalkma zamanı, kalkma zamanı, saat yedi! Sabah ev bomboştu. Saat ilerlemeye devam etti, sesi boşlukta tekrar tekrar duyuluyordu. Yediyi dokuz geçiyor, kahvaltı zamanı, yediyi dokuz geçiyor!

 

            Mutfakta kahvaltı hazırlayan ocak kısa bir tıslama sesi çıkardı ve mükemmel bir biçimde kızarmış sekiz parça tost ekmeğini, sekiz parça sahanda yumurtayı, on altı dilim pastırmayı, iki kahve ve iki soğuk süt dolu bardağı içinden çıkarıverdi.

 

            “Bugün 4 Ağustos 2026,” dedi mutfak duvarından ikinci bir ses, “Kaliforniya’nın Allendale şehrindeyiz.” Hafızalara iyice yerleşsin diye tarihi üç kez daha tekrarladı. “Bugün Bay Featherstone’un doğum günü. Bugün Tilita’nın evlilik yıldönümü. Sigorta primi, su, doğalgaz ve elektrik faturaları ödenecek.”

 

            Duvarların içinde bir yerlerde, kendilerini izleyen elektrikten gözlerin altında yayın ilerledi, bantlar sarıldı.

 

            Sekizi bir geçiyor, tik-tak, saat sekizi bir geçiyor, okula gitme zamanı, işe gitme zamanı, haydi bakalım, sekizi bir geçiyor! Fakat çarpan bir kapı, ya da plastik topukların altında toparlanan halılar yoktu. Dışarıda yağmur vardı. Ön kapıdaki hava durumu kutusu sakince şakıdı: “Yağmur, yağmur, git buradan; bugün yanınıza şemsiyelerinizi, yağmurluklarınızı alın…” Ve yağmur boş evin üzerinde yankılanarak tıpır tıpır yağdı.

 

            Dışarıda, garaj ahenkle kapısını açtı ve bekleyen arabayı açığa çıkardı. Uzun bir bekleyişin sonunda kapı yeniden kapandı.

 

            Sekiz buçukta yumurtalar pörsümüş ve ekmekler taşa dönmüştü. Alüminyum bir uzantı metal bir borudan sıcak suyun dönerek akacağı ve hepsini uzak denizlere göndereceği bir lavabonun içine doğru sıyırdı. Kirli bulaşıklar da sıcak su ile çalışan bulaşık makinesinin içine doğru itildi ve dönerek kurulanmaya bırakıldı.

 

            Dokuzu çeyrek geçiyor, diye şakıdı saat, temizlik zamanı.

 

            Duvarların içinde yer alan ağıllardan küçük robot farecikler fırladı. Odalar küçük temizlikçi hayvanlarla doluverdiler, hepsi plastik ve metalden yapılmışlardı. Hepsi sandalyelere tosladılar, bıyıklarının yerine geçen makaralarıyla halıyı fırçaladılar, gizlenmiş tozları kibarca emdiler. Sonra, tıpkı gizemli istilacılar gibi, yuvalarına giriverdiler. Pembe, elektrikten gözleri söndü. Ev temizlenmişti.

 

            Saat on. Güneş yağmurun arkasından belirdi. Ev, harabelerin ve küllerin arasındaki bir şehirde tek başına duruyordu. Ayakta kalan son ev buydu. Gece, mahvolmuş şehir kilometrelerce öteden görülebilen radyoaktif bir ışıltı yayıyordu.

 

            On çeyrek. Bahçe fıskiyeleri altından pınarlar oluşturarak dönüyor, yumuşak sabah havasını ışıltıyla dolduruyorlardı. Su pencere çerçevelerine yağıyor, evin yanmış olan batı tarafından, beyaz boyanın üzerinden neredeyse eşit şekilde aşağı dökülüyordu. Evin batıdaki tüm yüzü siyahtı, sadece beş yer kurtulmuştu. İşte, şurada, çim biçme makinesini çalıştıran bir adamın silueti. İşte, burada sanki bir fotoğraftaymış gibi duran, çiçek toplamak için eğilmiş bir kadın. Biraz ötede, tahtaya bir anda kazınmış gibi duran görüntüleriyle ellerini havaya uzatan küçük bir çocuk, havaya atılmış bir top ve karşısında bir kız, asla yere düşmeyecek olan topu yakalamak için ellerini havaya doğru uzatmış.

 

            Bu beş boyalı kısım – adam, kadın, çocuklar, top – yerli yerindeydi. Gerisi ise tamamen ince, kömürleşmiş bir tabaka.

 

            Nazikçe yağan yağmur, bahçeyi süzülen ışıklarla doldurdu.

 

            Bugüne kadar, bu ev huzurunu nasıl da iyi korumuştu. Ne kadar da dikkatlice sormuştu, “Oraya giden kim? Parola nedir?” diye, ve kimsesiz tilkilerden ve sürtünen kedilerden hiçbir cevap alamamıştı, pencerelerini ve panjurlarını kapamak zorunda kalmıştı, tıpkı eski zaman bakireleri gibi kendini fazlaca koruyan mekanik bir paranoyayla.

 

            Her seste irkilmişti ev. Eğer bir pencereye bir serçe konacak olsa, panjur derhal kapanırdı. Kuş, anında uçup gidiverirdi! Asla, eve bir kuş bile dokunmamalıydı!

 

            Öğlen on iki.

 

            Bir köpek verandada inledi, silkindi.

 

            Ön kapı köpeğin sesini tanıdı ve açıldı. Bir zamanlar kocaman ve etli butlu olan ama artık bir deri bir kemik kalmış ve yara bere içindeki köpek, eve girip üzerindeki tüm çamuru içeri taşıdı. Arkasından kızgın bir fare yağmuru boşandı, bu rahatsızlık için kızgın olduklarını, çamuru temizlemek zorunda olmaktan memnun olmadıklarını epeyce belli ederek…

 

            Bir yaprak parçası ya da onun gibi bir şey kapının altından rüzgarla içeri girdi ve duvar panelleri açılıp bakırdan yapılma hurda fareler hızla dışarı atıldı. Rahatsızlık veren bu toz, saç teli, ya da kağıt, minyatür çelik çenelerin arasına alındı ve fareler hemen ağıllarına geri döndüler. Orada, duvarların içine gizlenmiş, karanlık bir köşeye şeytan gibi kurulmuş Baal gibi oturan çöplerin yakıldığı kazana gönderilen küçük borulardan birine atılıverdi.

 

            Köpek histerik bir şekilde her kapıya havlaya havlaya üst kata koştu, sonunda o da, ev de, sessizlikten başka bir şeyin olmadığını fark ettiler.

 

            Havayı kokladı ve mutfak kapısına tırnaklarını geçirdi. Kapının arkasında, ocak, tüm evi zengin bir pastane ve akçaağaç kokusuyla doldurarak pankek hazırlıyordu.

 

            Köpek ağzından köpükler saçarak kapıya yattı, kokladı, gözlerinden ateşler saçtı. Daireler çizerek çılgınlar gibi koştu, kendi kuyruğunu ısırarak delirdi ve öldü. Bir saat kadar salonda öylece serili kaldı.

 

            Saat iki, diye şakıdı bir ses.

 

            Neyse ki çürümeyi sonunda hisseden fare alayı, usulca, elektrikli bir rüzgar gri yaprakları üfürüyormuş gibi yerlerinden çıkıverdiler.

 

            İki çeyrek.

            Köpek artık yok.

 

            Duvarda, çöp yakma makinesi bir anda parladı ve bacadan dönerek kıvılcımlar çıktı.

 

            İki otuz beş.

 

            Avlunun duvarlarından briç masaları açıldı. İskambil kartları borulardan kayarak dağıtıldılar. Meşeden yapılmış bir bankın üzerinde martiniler ve yumurta salatalı sandviçler belirdi. Müzik çalıyordu.

 

            Ama masalar boştu ve iskambillere dokunan olmamıştı.

 

            Saat dörtte masalar tıpkı kocaman kelebekler gibi duvarların içine geri katlandılar.

 

            Dört buçuk.

 

            Çocuk odasının duvarları parladı.

 

            Hayvan şekilleri belirdi: sarı zürafalar, mavi aslanlar, pembe antiloplar, leylak moru panterler kristal yüzeylerin üzerinde sıçrıyorlardı. Duvarlar camdan yapılmıştı. Renkleri ve hayalleri izlemek mümkündü. Güzelce yağlanmış dişliler, saklı filmleri oynatmaya başladılar ve duvarlar hayata geçti. Çocuk odasının yerleri çıtır granoladan oluşan bir çayırı andıracak şekilde döşenmişti. Bunun üzerinde alüminyum hamamböcekleri ve demir çekirgeler koşturuyor ve sıcak, durgun havada kırmızı mendillerden örülme kelebekler uçuşuyordu. Sanki karanlıklardan bir yerlerden sarı bir arı kovanının uğultusu veya tembel bir aslanın esner gibi kükremesine benzer bir ses geliyordu. Ve okapilerin tapırdayan ayaklarının sesiyle ferah cangıl yağmurlarının mırıltısı da duyuluyordu, tıpkı yazın kuruyan çimenlerin üzerinde tepiniliyormuş gibi. Şimdi duvarlar çözülerek santim santim çimen parsellerine bölündü ve ılık, sonsuz gökyüzü göründü. Hayvanlar su borularına ve gider deliklerine çekildiler. Çocukların saati bu kadardı.

 

            Saat beş. Küvet sıcak temiz suyla doldu.

 

            Saat altı, yedi, sekiz. Akşam yemeği bulaşıkları da sihirbazların numaraları gibi hallediliverdiler. Hoşça yanan şöminenin karşısındaki metal yüzeyde bir puro belirdi, yanıyor ve bekliyordu, ucundaki bir iki santimetrelik yumuşak gri kül uzadı.          

 

            Saat dokuz. Yataklar gizli mekanizmalarla ısıtıldı, burada geceler soğuk olurdu.

 

            Dokuzu beş geçe. Çalışma odasının duvarından bir ses konuştu: “Bayan McClellan, bu akşam hangi şiiri tercih edersiniz?” Ev sessizdi.

 

            Sonunda ses şöyle dedi, “Madem herhangi bir tercihiniz yok, o zaman ben rastgele bir şiir seçmeliyim.” Sesin arkasını hafif bir müzik doldurdu. “Sara Teasdale. Hatırladığım kadarıyla sizin favoriniz…

 

            Yağmurlar yağacak usulca ve yeryüzünün kokusu yükselecek,

            Ve serçeler titreşen sesleriyle daireler çizecek;

 

            Ve kurbağalar geceleri havuzlarda şarkılar söyleyecek,

            Ve yabani erik ağaçları ürkek beyazlarına bürünecek;

 

            Kızılgerdanlar ateşten tüylerini giyinecekler,

            Alçak çitlerin üzerinde ıslık çalarlarken nefeslerinin buharları görünecek;

 

            Ve içlerinden biri bile savaşı bilmeyecek, biri bile

            Olup biteni her şey sona erdiğinde umursamayacak.

 

            Hiçbirinin umrunda olmayacak, kuşun ya da ağacın,

            Eğer insanoğlu ortadan tamamen kaybolursa;

 

            Ve Bahar’ın kendisi bile şafakta uyandığında

            Bizim burada olup olmadığımızı güç bela fark edecek.”

 

            Taştan şöminede ateş yanmaya devam ediyordu ve puro kül tablasında uzanan sessiz bir kül yığınına dönüşene dek yandı. Boş sandalyeler, sessiz duvarların arasında birbirlerine çevrilmiş halde duruyorlardı ve müzik çalıyordu.

 

            Saat onda ev ölmeye başladı.

 

            Rüzgar esti. Yıkılan bir ağaç, mutfak penceresinden içeri girdi. Şişelerin içindeki yüzey temizleyiciler ocağın üzerine döküldü. Oda bir anda alevlere boğuldu!

 

            “Yangın!” diye çığlık attı bir ses. Evin ışıkları yandı, su boruları duvarların içinden su pompalamaya başladılar. Ama yüzey temizleyici bütün tezgaha yayılmıştı, önüne çıkan her şeyi yalayarak ve içine katarak mutfak kapısının altından bile sızmaya devam ediyordu, koro halindeki sesler “Yangın, yangın, yangın!” diye bağırıp çağırırlarken.

 

            Ev kendi kendini kurtarmaya çalıştı. Kapılar sertçe kapandılar, ama pencereler çoktan ısıdan ve ateşi de dağıtan rüzgardan kırılmışlardı.

 

            Evin yerlerinde kımıl kımıl on milyon kızgın kıvılcım varmış gibi alevler odadan odaya dağıldı ve üst kata da sıçradı. Su taşıyan sıçanlar duvarlardan cikleyerek çıkıp sularını alevlere fışkırtıyor ve daha fazla suyla geri dönmek üzere kayboluyorlardı. Ve duvar spreyleri mekanik yağmurlar üretmek üzere fıskiyelerini çalıştırdılar.

 

            Ama çok geçti. Bir yerlerde, iç çekerek bir pompa omuz silkerek durdu. Yağan yağmur azaldı. Sessiz geçen birçok gün boyunca bulaşıkları yıkayan ve küvetleri dolduran depolanmış su rezervi sonunda bitmişti.

 

            Yangın çıtırdayarak üst kata ulaştı. Üst hollerdeki Picassolardan, Matisselerden beslenerek ilerledi, sanki sulu, lezzetli şarküteri ürünleriymiş gibi hepsini tüketerek kanvasları siyah kalıntılara çevirdi.

 

            Şimdi yangın yataklarda yatıyor, pencerelerde oturuyor, güneşliklerin rengini değiştiriyor!

 

            Ve sonra, acil yardım ekibi ulaştı. Çatıların aşağı çekilerek açılan kapılarından kör robot yüzler göründü, musluklu ağızlarından taşan yeşil kimyasallarla.

 

            Yangın geri çekildi, tıpkı ölü bir yılan görmüş bir fil gibi.

 

            Ve şimdi yerde çırpınan yirmi yılan vardı, yangını yeşil köpükten soğuk bir zehirle öldürüyorlardı.

 

            Ama yangın zekiydi. Alevleri evin dışına göndermesi ve oradan çatıdaki pompalara ulaşması lazımdı. Bir patlama! Çatıdaki pompaları yöneten beyin bronzdan bir şarapnelmişçesine parçalara ayrıldı.

 

            Yangın hızını yeniden kazandı, tüm dolapların içine sızarak oradaki kıyafetlere tutundu.

 

            Ev çatırdadı, meşeden yapılan her kemiğiyle çırılçıplak iskeleti ısıdan büküldü, sinir sistemi, damarları sanki bir cerrah derisini yüzmüş de tüm ana damarları ve kılcal damarları açıkta kalmış da havayla temas etmiş gibi kamaştı. Yardım edin, yardım edin! Yangın! Kaçın, kaçın! Isı, aynaları, kışın buz tutan saçaklar gibi kolayca kırdı. Ve sesler ağıt gibi yükseliyordu. Yangın, yangın, kaçın, kaçın, sanki trajik bir ninni gibi, bir düzine ses, ince, kalın, sanki bir ormanda çocuklar tek başlarına ölüyormuş gibi tekrarlanıyordu. Ve sesler, kablolar kılıflarından sıcak kestane kabukları gibi kolaylıkla ayrılırken sönmeye başladılar. Bir, iki, üç, dört, beş ses de öldü.

 

            Çocuk odasındaki cangıl yandı. Mavi aslanlar kükrediler, mor zürafalar sıçradılar. Panterler renklerini değiştire değiştire, daireler çizerek koşuşturdular ve on milyon hayvan, yangından koşarak kaçıyorlardı, uzaklarda akan bir nehrin kıyısında gözden kayboldular… On milyon ses de öldü.

 

            Bir çığ gibi düşen yangının son anlarında tahmin edilebileceği gibi diğer korolar da duyulabiliyordu, zamanı bildiren sesler, uzaktan kumandalı çim biçme makinesi, bahçede çılgınca açılıp kapanan şemsiye, çarpılarak açılıp kapanan ön kapı, binlerce şey aynı anda gerçekleşiyordu, tıpkı her saatin delirdiği ve hepsinin farklı saatleri gösterip çaldığı bir saatçiye girmişsiniz gibi, akıllara zarar bir sahneye tanık olmuşsunuz gibi, ama yine de hepsi birlik içinde; şakıyan, çığlık atan, son kalan birkaç farecik de yangının korkunç küllerini süpürmeye çalışıyorlardı! Ve bir ses, duruma karşı neredeyse göksel bir umursamazlık içinde, yükses sesle şiir okuyordu, ta ki bantlar yanana, tüm kablolar parçalanana ve mekanizmalar bozulana dek.

 

            Yangın, tüm evi yaktı ve ev dümdüz olup yıkılana dek kıvılcımlarını ve dumanlarını üflemeye devam etti.

 

            Mutfakta, alev ve kalas yağmurundan kısa bir an önce, ocak psikopatça bir hızla kahvaltı hazırlarken görülebilirdi, on düzine yumurta, altı somun dilimlenmiş ekmek, yirmi düzine pastırma, hepsi alev tarafından yenilip yutuldu, ocak isterik bir şekilde tıslarken!

 

            Yıkım. Çatı, mutfak ve salona devrildi. Salon duvarlara, duvarlar koridorlara karıştı. Derin dondurucu, koltuk, bantlar, mekanizmalar, yataklar ve hepsi iskelet gibi derin bir dağınıklığın içinde karışıp gittiler.

 

            Duman ve sessizlik. Muhteşem büyüklükte bir duman.

 

            Şafak doğudan ağır ağır söktü. Yıkıntıların içinde bir duvar tek başına ayakta kalmıştı. Duvarın içinden son bir ses duyuldu, güneş üst üste yığılmış molozların ve buharların üzerinde yükselirken tekrar tekrar aynı şeyi söylüyordu:

 

            “Bugün 5 Ağustos 2026, bugün 5 Ağustos 2026, bugün…”

           

 

           

 

           

 

           

Özlenen Şeylerde Bugün: Butters


""Oh, geeze I didn't know kelly ann was a miner, she didn't have a mining helmet or a pickaxe or anything!"

Etiketler

alıntı (2) animasyon (1) aşk (1) biyografi (1) çizgi film (2) dizi (4) edebiyat (1) film (3) kitap (2) korku (1) müzik (3) oyun (3) öykü (3) sanat (3) şarkı (4) şiir (1) video (6)