Alan Becker'ın bu animasyonu bizde "Bir Çırpıda Interstellar" etkisi yarattı. Mümkünse büyük ekranda izleyin.
Bilimin yeterince ilerleyip tekillik aşamasına kadar geldiğinde tasavvufu anımsatması da her zaman hoşuma gider, aynısını Kurzgesagt'ın, Andy Weir'in The Egg (Yumurta) adlı kısa bilim kurgu öyküsünü yorumlamasında da düşünmüştüm:
İkisi de bir bakıma "Tasavvuf in a Nutshell" ve ikisi de aslında pür bilim. İkisini de dönüp dönüp izliyorum, ikisi de bana motivasyon ve ilham veriyor.
Andy Weir'in The Egg adlı öyküsünü videosuz okumak isteyenler de bu adrese gidebilirler. Türkçe çevirisini de Kayıp Rıhtım'dan biri yapmış, çeviri hali de Bilimkurgu Kulübü'nde de yayınlanmış: Amras Ringeril adlı Kayıp Rıhtım üyesine de teşekkür edebilirsiniz. (Çevrilmemiş olsaydı aslında çevirmeyi çok isterdim ve hatta bilgisayar başına da bu yüzden oturmuştum, neye niyet, neye kısmet.)
Bu aralar, ilk kez 2014'te izlediğimiz ve o zaman sonuna dek izleyip de bitiremediğimiz Supernatural'ı yeniden izlemeye koyulduk. Dizinin çekilmiş olduğu dönemi o kadar özlüyorum ki izlerken, her bölümde her dekor, kostüm, oyunculuk, ortam, müzik o kadar doğal ki. Bu bana şunu düşündürdü, sanırım yeni dönemde, güncel zamanlarda çekilmiş diziler artık izleyicinin dikkat dağınıklığına yönelik olarak özellikle çok hızlı, çok canlı, çok renkli, çok abartılı çekiliyor. O dönemde biri bir şey anlatırken usul usul, ağır ağır anlatıyormuş, olaylar normal bir akışta gerçekleşiyor, hikayenin kurgusu yavaşça ve sağlam bir şekilde ilerliyormuş. Ancak günümüzde bir karakter, diğerine bir şey anlatacakken izleyiciyi elinde tutmak için çeşitli kesilmiş sahnelerle, geriye dönüş anlarıyla, abartılı mimik ve jestlerle ve yüksek sesle anlatmak zorunda. Çoğu karakter, bir şeye yetişmeye çalışıyormuşçasına hızla konuşuyor. Ki biz bunu Gilmore Girls izlerken anne ve kız kendi aralarında çok hızlı konuşuyorlar çünkü onlara yazılan replikler uzun diye eleştirirdik, kim derdi ki onlar şimdiden bakılınca çok masum kalacak...
Yani, 2012 öncesi dönemlerde çekilmiş herhangi bir diziyi açıp hikaye gelişene kadar izleyin, sonra günümüzde çekilmiş bir dizide daha ilk bölümde tüm hikayeyi anlatmaya çalıştıkları haliyle izleyin ve karşılaştırın, demek istediğim daha kolay anlaşılacaktır.
Geçenlerde, 2023 yılının en iyi korku filmlerinden diye anılan Talk To Me'yi izledik. Filmi baştan sona çok beğendik ama şu sahne, şarkısıyla, aurasıyla, oyuncuların kendine has hareketleriyle kalbimize kazındı.
X-Men'in Days of Future Past filminin bana göre en güzel ayrıntısı Quicksilver'ın o meşhur sahnesinde, babası olduğunu bilmeden Magneto'yu kurtarması, her daim babasıyla daha fazla vakit geçirebilmiş olmayı dilerken o an babasıyla geçirdiği bir anlık vakti manipüle ettiği sahnede de Time In A Bottle çalmasıdır. Kaldı ki o sahneyi ve o şarkıyı çok sevdiğimiz için nikah salonuna giriş şarkısı olarak seçmiştik, yine de şarkıyı duyduğumda evlendiğimiz günden önce bu sahne aklıma gelir, o denli ikonik.
Bu sahnenin bu kadar sevilmesinin ardından bu kez de yine aynı film serisinin Apocalypse adlı filminde Quicksilver'a bir daha zamanı dokuduğu bir sahne daha yaparlar, bu kez Sweet Dreams eşliğinde izleriz kendisini, burada da eğlene eğlene insanları bir patlamadan kurtarmak için camlardan falan atar:
Ve fakat, meğer bu iki sahne de ortalarda yokken meğer ne olmaktaymış, ben de hatırlamıyordum, geçen gün izlerken fark ettik, Fry'ın üç yüz bardak kahve içtiği bölümde, son bardağına "Kafikafikafikafi..." diye uzanırken mekanda ortaya çıkan yangından herkesi kurtardığı sahnede, dostumuz Fry, meğer henüz bu sahneler ortada yokken aynısını yapar imiş:
Quicksilver ve X-Men de çok sevdiğimiz şeyler olduğu için karalayamadık ama ortada bir "Futurama did it first" durumu olduğu bariz. Nasıl ki herhangi bir dizide, filmde, çizgi filmde yapılmış olan bir espri, bir şaka muhtemelen daha önce The Simpsons ve Friends'te yapılmışsa ve bu yüzden popüler kültür literatürüne "Simpsons did it first" ve "Friends did it first" geçmişse, Futurama'nın da hakkını yemeyelim.
Elif Şafak, aynı isimli romanında Ella adlı karakterine aşkın tanımını, Aziz'e yazdığı mektup ile yaptırır, aşk tam olarak da budur:
"Biliyor musun, gün boyu kendi kendime konuşur gibi seninle konuşuyorum? O gün olan bitenleri seninle tartışıyorum. Ne zaman yeni bir yere gitsem ya da hoş bir şeyle karşılaşsam, 'Acaba Aziz burada olsa ne düşünürdü?' diyorum. Her güzelliği seninle paylaşmak istiyorum."
Ne mutlu bu duyguyu yaşayanlara. Aşk bu çünkü, bir yandan da sevilenin gözünde kendinin en iyi halini görmek, kendini onun gözüyle görerek potansiyelinin farkına aşk sayesinde varmak, olabildiğin en iyi halin olabileceğinin bilincine, başkası ama sevilen tarafından sevildiğini fark edince hatırlamak. Olduğun gibi kabul edilip en rahat halinle var olmak ve sanki dünyadaki her güçlük ufacıkmış gibi hissedebilmek, sevginin sonsuz potansiyeli. Bir de işte bu. Her gün, aynı günün akşamı bir araya gelinse bile gün boyu her şeyi onun gözüyle de görüp gün boyu onunla sohbet edermişçesine yaşamak. Oh be.
Mesela benim sevgili eşim geçen gün bu kitabı okuduğumu yeni fark etti, aynı gün içinde bir şeye suratım asılmıştı, "Senin derdin ne biliyor musun, Elif Şafak okuyorsun," dedi, hemen cevabı yapıştırdım: "Aa, öyle deme, ben romancılığını pek beğenirim. Romanlarını nadiren beğenirim ama seviyorum ben romancılığını, işini," dedim. O günden beri ne zaman bir şeye canım sıkılsa "Benim derdim ne biliyor musun..." diye aklıma gelip sırıtıyorum ve bunu hemen o an, ona söylemek istiyorum.
Ne öğrendik, Elif Şafak'ın romancılığı iyi, aşk pek güzel bir şey ve ömrü üç yıl olmadığı gibi evlenince de ölmüyor.
Bir gün, bir pazartesi Spotify'ın Haftalık Keşif listesinde ilk duyduğumda aklımı alan bir ses ile tanıştım. W.A.S.P. ve Blackie değildi ama sonra ne zaman onu dinlesem de The Crimson Idol aklıma gelmeden olmadı. O yüzden o albümün en sevdiğim şarkılarından biri burada dursun.
O ses, Jonathan Hulten. Evet, aklımda The Crimson Idol ile artık özdeşleşti, çünkü Jonathan.
Jonathan Hulten, daha önce Tribulation adlı bir black metal grubunun gitaristiymiş, ben kendisini Chants From Another Place adlı mükemmel solo albümüyle tanıdım. Öyle bir albüm ki, içindeki tüm enstrümanlar bizzat Jonathan tarafından çalınıyor ve her şarkı adı üzerinde bir chant, ilahi, ağıt. Armonilerin hepsi de yine kendinin yaptığı armoniler, tek kişilik dev grup. "Acaba canlı olarak bu albümü nasıl çalar?" diye merak edip Youtube'a koştuğumda gerçekten sahnede tek kişi durup çeşitli loop teknolojilerinden yararlandığını da görmüş ve iyice hayran olmuştum. Kaldı ki bitmemiş, sahnede kullandığı tüm kıyafetleri, aksesuarları kendisi tasarlıyor ve albümün sanat çalışmasını da kendisi yapıyormuş, ressam, tasarımcı ve grafikermiş de kendisi. Sahne makyajı ki kendisi sahneye bir diva gibi çıkıyor bile kendine aitmiş. Sahnede genellikle eteklikli uzun elbiseler, duvaklar, ağır bir sahne makyajı ve tüller, çiçekler kullanıyor, bir tanrıça gibi görünüyor, gündelik hayatında ise kot tişört takılan, sıradan uzun saçlı bir metalci erkek imajı var. Benim için o kadar acayip bir turnusol oldu ki bu, sanki birine bir videosunu izletsem ve "Bu ne be, kendini niye böyle manyak gibi yapmış, kadın mı erkek mi bu şimdi?" dese o insanla hiçbir ortak noktam olmazmış gibi. Zaten Tribulation zamanında da uzun saçları, yine beyaz yüz boyası ve siyah ruju ve ince, feminen yapısı ile bazı videolarının altında hayran yorumlarından bazıları "Yakından görene ya da adının Jonathan olduğunu öğrenene kadar gitaristi kadın sanıyorduk ve şu an biseksüel olup olmadığımızı sorguluyoruz, kadın da olsa, erkek de olsa ne çekici bir insan bu böyle, ne güzel bir sahne duruşu var, ne tutkulu bir gitar çalışı var!" gibi yorumlar. Haksız da sayılmazlar.
Ne zaman bir videosunu izlesem, bana antik çağlardan gelen bir tanrıça gibi geliyor:
Chants From Another Place, dinledikçe daha da çok açılan bir albüm, çok basit akorlarla çok güzel armoniler yapmış, her şarkı dönem dönem favorim oluyor ama sanırım kendisini keşfettiğim şarkı olan The Mountain ile birlikte şu da her zaman en sevdiğim olacak, dinlerken "Eidina, Eidina, Eidina!" diye ben de hep eşlik ediyorum, kim bilir neleri summonlıyoruz evimize:
Bir de benim de kendi kendime uğraşmaktan en keyif aldığım hobilerimden biri vokal armonisi yapmaktır, The Office'teki Andy ruh ikizim. Bu albüm o yüzden benim için çölde vaha gibiydi, her armoniye ayrı ayrı uğraştım, defalarca dinledim, söyledim, oluyor mu diye kontrol etmek için defalarca kaydettim, en sonunda bir gün dayanamayıp Jonathan Hulten'ın resmi web sitesindeki e-posta adresine yazarak hiçbir yerde kullanmayacağıma dair sözler vererek kayıtların raw hallerini rica ettim, armonisiz katman edinirsem üzerine kendi kendime hobi olarak kendim armoni yapabilirim dedim, hatta kendim de klavye, gitar, ukulele, mızıka, kalimba ve keman çalıyorum, allasen bir yolla da Jonathan bu albümü ben kendim aynen sen gibi baştan kaydedeyim n'olur dedim ama doğal olarak cevap alamadım. Bu da hatırladıkça sırıttığım bir anımdır, üzerine aylarca çalışılmış albümün katman katman kayıtlarını istedim adamdan, evde kendi kendime hobi olarak ben de aynı şekilde kaydedeceğim diye. Keşke yollasaydı, Chants From Another Place - Taro's Version diye kendime bastırırdım vallahi. Bir Andy Bernard, bir ben.