2 Temmuz 2023 Pazar

And Still.



Orpheus Leading Eurydice from the Underworld; Jean-Baptiste-Camille Corot · 1861



 

 "Aşık olduğumuzu" söylemek, o güçsüzleşmiş deyim, hissettiklerimizi ifade edemez. Birbirimizi sevdik, birbirimizde yaşadık, birbirimiz aracılığıyla, birbirimizle yaşadık. Birbirimizdik. 


- Deniz Deniz, Iris Murdoch 

23 Mayıs 2023 Salı

Jibaro

Netflix'in bilim kurgu kısa animasyonlarını derlediği Love, Death & Robots antolojisini ilk sezonundan beri ilgiyle takip ediyoruz. İlk sezondaki Zima Blue adlı bölüm bizi çok etkilemişti, hala açar, tekrar tekrar izleriz. 
 
Bu sezonu izlemekte geç kalmıştık, geçenlerde bir oturuşta izledik ve Jibaro, son sezonun son bölümü bizi kalbimizden vurdu. Bir sanat eseri sizi heyecanlandırdığında içinizden yükselen o coşkuyu bilir misiniz bilmem, Stendhal sendromu olarak da bilinir, bunu iliklerime kadar hissettiğim bir bölümdü Jibaro. 




Bir grup zırhlı asker, bir ormanın derinliklerinde ilerliyorlar, askerlerden birinin sağır olduğunu görüyoruz. Bir göle yaklaştıklarında, sağır olan askerin gölden bir mücevher parçasını çıkarmasıyla birlikte gölün büyülü yaratığı, üzerinde belki de binlerce parça mücevher olan, Yunan mitolojisinin sirenleriyle Kelt mitolojisi ve İngiliz masallarının "göldeki hanım"ına benzeyen, sulardan dans ederek yükselen bir kadın, çığlıklar atarak sesiyle askerleri çıldırtıyor ancak sağır olan askeri doğal olarak etkileyemiyor. Tam da bu nedenle, neden etkileyemediğini anlayamadığı için o askeri merak ediyor ve asker uyurken ona yanaşarak onu inceliyor, öpüyor, kokluyor ve ona sarılarak uyuyor. Aralarında bir çekim oluştuğu anda askerle birbirlerini yaralayarak, kanatarak yakınlaşıyorlar ve asker, bu büyülü yaratığın artık ellerinin içinde olduğunu kabullendiği anda mücevherlerini sökerek koparmaya başlıyor, tüm hazinesine zorla sahip olduktan sonra kadını yeniden göle doğru akan bir nehre bırakıyor. Kadın, gölünden aldığı güçle yeniden kendine gelirken asker de kadının büyülü kanıyla büyülenmiş olan nehirden biraz su içip dinleniyor. Elde ettiği mücevherleri ile yola koyulmayı planlarken o da nesi, kadının kanıyla kendine geçen büyülü güçler sayesinde artık sağır değil... Ve bu, aslında bir iyileşme olarak kabul edilebilecekken kadının gölden yeniden güçlenerek çıkması ve bu sefer çığlıklarıyla kendisini de delirtebilmesi ile genç adam da kendisini hezeyanlarla gölün derinliklerine doğru sürüklenirken buluyor. En başından beri aralarında bir çıkar çatışması varken bu çatışmadan ikisi de iyi kazanımlarla ayrılabilecekleri bir konumdan vazgeçmeleriyle birlikte kimsenin hiçbir şey kazanamadığı, kısacık bir aşk hikayesine dönüşüyor hikaye.

Hikayeyi yorumlayan çoğu izleyici, genç adamın açgözlü insanoğlunu, kadının da gölle birlikte doğayı temsil ettiğini, doğanın tehlikelerinden korunabilecek kadar evrilen insanoğlunun doğayla birlikte yaşamak yerine doğayı tahrip etmeye devam ettiği takdirde kendi sonunu getireceği şeklinde de yorumlamış ancak bu yorumlar artınca yönetmen hikayenin günümüz kadın erkek ilişkilerinden ilham aldığını açıklamış. Ben de ilk izlediğimde büyüleyici bir aşk savaşı diye düşünmüştüm açıkçası. Birlikte yaşayabilecekken yaşayamayan insanların hikayesi Jibaro. Kendi gölünüzün hanımını ya da kendi Jibaro'nuzu bulduğunuzda onunla birlikte suların üzerinde danslar ederek yaşamak yerine onu yaralamak, delirtmek ne kadar fena bir seçim olsa gerek. 

Bir de bu yeni animasyon teknikleri, CGI ve tüm modern zımbırtılar, sanatla olması gerektiği gibi birleşince estetikte ne kadar yepyeni kapılar aralanıyor, Jibaro bana bunu da düşündürdü. İnanılmaz bir güzelliği var kadının hareketlerinin de, askerin mimiklerinin de...

Bir ara kendisini de anlatmayı düşündüğüm bir yıl kadar önce keşfedip çok etkilendiğim bir sanatçı olan Jonathan Hulten'ın sahne kıyafetleri de gölün hanımının tarzına çok benziyor, kendisi de izledi mi acaba bu animasyonu, Jonathan Hulten'dan da iyi bir siren olurmuş.



19 Mayıs 2023 Cuma

Bitirdiğimi Kabullenmekte Zorlandığım Oyun: Hogwarts Legacy

Hogwarts Legacy'i anlatmaya başlarken elbette her Harry Potter seveni gibi Harry Potter serisiyle olan ilişkimi anlatmadan oyuna geçemem. Çocukluğumu düşündüğümde kendimi gözümün önüne getirmeye çalıştığım hemen hemen her anda kitap okuyor oluyorum, yazlıkta, arabada, misafirlikte, okulda tenefüslerde bile, evde malum sürekli, piknikte, denizde, akla gelebilecek her yerde ki bunlara ne yazık ki tuvalet bile dahil, elimde hep bir kitap vardı. Bu yüzden de, bu okuma performansıyla ailem bana kitap satın almaya zor yetişirdi, bu nedenle çocukken elimdeki kitapları birkaç tur dönerek okumuşumdur, çoğunu da hala her ayrıntısıyla hatırlarım. İşte Harry Potter çılgınlığı daha dünyayı sarmamışken tekrar tekrar okuduğum kitapların içinde de kahramanlarıyla arkadaşlarımmış gibi yakınlaştığım kitap serileri de mevcuttu: Cadılar Okulu, Küçük Vampir ve Pıtırcık. Çocuk romanı okumak ile bir çocuk kitabı serisi okumak arasındaki farkı da Harry Potter'dan önce keşfetmiştim, seri halindeki bir anlatıyı okurken her karakterin farklı huylarını, karakterlerin olaylar karşısında nasıl tepkiler vereceğini, kişilik özelliklerini bilerek maceraları okumak daha eğlenceli gelmeye başlamıştı bana, her seride bir karakteri kendime daha yakın hissediyor, kendimi oymuş gibi düşünüyor, bir karakterle bağ kuruyordum. (Ethel, Anna ve Sırma.) Bu şekilde dönüp dönüp okuduğum serilere büyük bir sevgiyle bağlıyken hayatımıza bir anda Harry Potter giriverdi. Sevin Okyay, muhtemelen Cumhuriyet Kitap'tadır çünkü eve Cumhuriyet alındığı için o zamanlar çocuk aklımla sadece çocuk kitapları tanıtım sayfalarını okuduğum normal olarak yegane edebiyat dergisiydi, çevirirken ne kadar eğlendiğine dair bir söyleşi vermişti, ayrıca gördüğüm bütün kırtasiyelerde ve kitapçılarda özel kartonetlerle, raflarla "Harry Potter gelmiştir!" diye reklamı yapılıyordu, dünyada fenomen oluşturmuş bir çocuk kitabı olduğundan bahsediliyordu, Hıristiyanların protesto ettiği, çocuklara büyüyü öğrettiği falan gibi haberlerle karşılaşıyorduk ve tabii ki epeyce merak edip anında satın aldık. Ben çocukken annem de benden sonra bana satın aldığımız kitapları hemen okurdu "Artık ne güzel çocuk kitapları yazıyorlar yahu, ne eğlenceli..." diye, birbirimizle Pıtırcık replikleriyle konuştuğumuz falan çok olurdu, Harry Potter'ı ben bitirir bitirmez, son sayfasını kapattığım anda başa dönerek yeniden okumaya başlamıştım, annem sırasını beklemeye devam etmişti hatırlıyorum. O kadar etkilenmiştim ki; zaten gerçekten fenomen olmuştu, tüm yaşıt akrabalarımla, arkadaşlarımla Harry Potter konuşuyorduk, yeni kitabı çevrilir çevrilmez alıp okuyorduk, yazın birlikte sürekli oyun oynadığımız bir akrabamla birlikte bir yazı neredeyse sürekli yan yana hiç konuşmadan tekrar tekrar Harry Potter okuyarak geçirmiştik. Dilimize çevrildikten bir süre sonra filmi de hemen sinemalarla aynı anda Digiturk'te gösterime girmişti, Digiturk'ten bir filmi kiraladığımızda sanırım 48 saat boyunca izleyebiliyorduk ki ilk önce annem ve babamla beraber izleyip arkasından bir kere tek başıma izlediğimi ve ertesi sabah da yine kimse televizyonda haber programı vesaire açmadan bir kez daha izlemek için erkenden kalktığımı hatırlıyorum. İlk beş kitabı yazıldıkça ve çevrildikçe okudum, ben hep ilk dört kitabı kitaptan okuduğumu, son üç kitabı filmlerden takip ettiğimi sanıyordum ama geçenlerde tüm seti yeniden aldık ve baştan okuyordum, ilk beş kitabı okumuşum, okudukça hatırladım. Sonrasında da artık büyüdükçe ve filmlere de güvendikçe serinin sonunu filmlerden takip ederek getirdim. (Şimdilerde dediğim gibi tüm seriyi baştan sona kadar okumaya da kendimi adamadım değil.) Tabii ben bir video oyunu anlatmaya Nuh nebiden neden başladım, seriye olan bağımın bir gönül bağı olduğunu yeterince belirtebilmek için. Bu bağ büyüyünce de o kadar geçmemişti ki aslında, Pottermore'un hayata gelişini de çok net hatırlıyorum. Rowling'in anlatmaya devam etmek istediği Wizarding World, bir internet sitesi üzerinden devam edecekti ve bu siteye üye olanlar için birçok özel içerik olacaktı, o evrene dair yeni hikayeler, günlük gazeteler, Hogwarts'tan başka büyücü okullarına dair tarihçeler, aile soyağaçları ve daha neler neler... Bir de ufak tefek oyunların olacağı da söyleniyordu ki bir kısım hayran WoW gibi bilgisayardan fare ve klavyeyle oynanabilecek bir oyun beklerken çoğumuz dandik flash oyunlardan fazla bir şey beklemiyorduk. Site açıldığında o kadar hoşumuza gitti ki dünyaca, Hogwarts'ın girişinde fare ile ekranı tuta tuta, çeke çeke gezebildiğimiz flash tabanlı bir animasyon vardı, çeşitli iksirlerin malzemelerini kazanımıza atıp karıştırabildiğimiz ve kaç dakika kaynaması gerekiyorsa o kadar beklememiz gereken, daha fazla beklettiğimizde ya da karıştırmayı unuttuğumuzda patlayan minik oyunlar, yine asayı ne şekilde sallayacağımızı bize fare ile belirli bir izin üzerinden geçmemizi emreden, doğru şekilde geçemezsek büyünün oluşmadığı oyuncuklar ve işin en güzeli, bize patronus'umuzun, asamızın ve en önemlisi Hogwarts'taki evimizin neresi olacağını söyleyen yazı tabanlı çok ayrıntılı testler vardı. Hepsinin yanısıra bayağı uzun hikayeler, tarihçeler ve diğer beklentilerimiz de oradaydı. Pottermore'a epey vakit harcamıştım zamanında, evim Ravenclaw, patronus'um da osprey (Türkçesi balıkkartalıymış) çıkmıştı. Kitapları okurken de Luna Lovegood sayesinde en sevdiğim yer Ravenclaw olduğu için epey sevinmiştim. Pottermore, sonradan tüm Harry Potter ürünlerini ve ek kitaplarını, filmlerini içine alan Wizarding World markasına dahil oldu ve günümüzde Pottermore'un bir kısmı hala Wizarding World sitesinde mevcut.
Daha Pottermore zamanında, bu işin ne güzel bir oyun haline getirilebileceği kafamızda oturmuş, belki bir gün yaparlar diye beklemeye başlamıştık ki uzun yıllar sonra şimdi biz hayranlar için gönüllerin sultanı haline gelen oyun Hogwarts Legacy duyuruldu. Duyurulduktan sonra da sabırsızlıkla bekledik, geçtiğimiz aylarda da çıktığında ilk satın alıp oynayanlardan biri de ben oldum elbette. Dün geceye kadar bittiğini kabullenmekte zorlandım, ana quest akışını bitirmiştim ki okul müdürü Profesör Weasley okul dönemini tamamlayacak sınavlara girebilmem için en az 34 level olup defterimi tamamlamamı istediğinde "Oh be oyun hala bitmedi!" diye sevinmiştim. Çoktandır okul defterimi de tamamladım, sınavlara da girdim, sinematik de aktı, yine de tüm oyun evrenindeki her eve girip çıkmadığım için oyunu bitirmediğimi düşünerek kendimi kandırıyordum, ama sanırım ne yazık ki oyunla vedalaşalı birkaç hafta oldu.
Oyun bir Harry Potter hayranı için çok ama çok güzel. Kısaca oyunda Harry Potter'ın neslinin birkaç nesil gerisindeyiz, henüz muggle teknolojisi bile at arabaları, telgraflar döneminde. Ve yine Harry Potter gibi biz de bir anda büyücü olduğunu öğrenen bir öğrenciyiz, Profesör Fig (Harry'nin uzun süre muggle sandığı ve sonradan büyü yapamayan bir büyücü olduğunu öğrendiği komşusu Madam Fig'in akrabası) bizi Hogwarts'a getiriyor. Okula çok sonradan katıldığımız için büyülere, derslere alışmak için birkaç level bunlarla uğraşıyoruz ancak sonradan ana hikaye oluşmaya başlıyor: bizde, çoğu büyücüde olmayan bir yetenek var: ancient magic. Ve bu yeteneğin peşinde olan, goblinlerle işbirliği yapan kötü niyetli büyücüler de mevcut, çoğu bizden bunun kaynağını öğrenmek, bizi kötüye kullanmak için peşimizde. Bir yandan Hogwarts'ın çok eski zamanlarında da ancient magic yeteneğine sahip olan eski bir öğretmenin hikayesini araştırıyoruz, bir yandan kötülerle savaşımıza okul hayatımızı da arka plana atmadan devam etmek zorundayız ki okulda da yeni yetenekler öğrenebilelim, öte yandan üstelik bir de karanlık sanatlara yatkın olan iki arkadaşımızın arasında dengeyi sağlamaya uğraşıyor, Voldemort'un nesiller öncesinden bir akrabası ile birlikte lanetleri de kurcalıyoruz. Ben oyunu X Box Series X üzerinde oynadım, yağ gibi aktı. O kadar detaylı bir açık dünya vardı ki, Hogwarts'ta gezmediğimiz mahzen, koridor, oda kalmıyor, Hogsmeade'in her yerini karış karış görüyoruz, etraftaki diğer küçük yerleşimlere sıkça ziyaretlerde bulunuyoruz. Goblin madenleri ve yeraltı mezarları, Yasak Orman, çeşit çeşit hayvanlar, her birine hayranlıkla baktım. Hele de Room of Requirement'ı açtıktan sonra olayı iyice Sims oynamaya çevirip odayı en küçük detayına kadar kendim dekore ettim, ormanlardan, kötü niyetli kişilerden kurtarıp sahiplendiğim hayvanlardan kendime çiftlikler oluşturdum. Cut scene'lerde komik dursa da okul üniformasına bağımlı kalmayıp bulduğum her garip kıyafeti giydim, okul bahçesine griffin üzerinde girişler falan yapıldı. Bana göre oyunun, benim gibi oyunu bitirdikten sonra da oynamaya devam etmek isteyenler için tek eksiği, keşke o dünyadaki tüm derslere girmeye devam edebileceğimiz, hatta bu derslerden öğrendiklerimizle gerçek uygulamalı ve teorik sınavların yapılacağı ve orada istediğimiz gibi yaşayabileceğimiz halde devam ettiği bir kurgu olsaymış dedirten, ana hikayenin çabuk bitmesi sorunu. Bunu sevgili eşime anlattığımda "Tabii hatta Hogwarts Açık Öğretim Fakültesi yapsalardı değil mi?" dedi, bence evet KEŞKE YAPSALARDI. Oyunla vedalaşmak çok zordu. Keşke içinde yaşayabilseydim oyunun. Siz de meraklısıysanız, verdiğiniz paraya inanın fazlasıyla değiyor. Günümüzde Türk oyuncuları için çoğu oyun olması gerekenden çok daha pahalı gibi hissettiriyor, bilirim. Ama Hogwarts Legacy benim için parasını fazla fazla çıkardı, bir iki ay başka hiçbir şey oynamadım, her boş zamanımda da uzun uzun oynadım, bir oturuşta üç dört saat çok rahat harcadım. Harry Potter'ı gönülden sevmiyorsanız oyun size hitap etmeyebilir, oyunun oynanışını, hikayesini hep Wizarding World hakkında en azından temelin üstünde bilgisi olanlar için tasarlamışlar. Oynanış bakımından da The Witcher 3: Wild Hunt'a çok benziyor oyun, aynı açık dünya mantığı, aynı quest dinamiği, yan questler, harita, hatta meditasyon ile vakit geçirme ve zamanı ilerletme işi bile aynı. Onu seven bunu da sever oynanış açısından.

16 Mayıs 2023 Salı

Eurovision 2023 Sayesinde Bir Keşif: Voyager

Bu yılın Eurovision Şarkı Yarışması'nın benim gönlümde kazananlarından en önemlisi Avustralyalı progressive rock grubu Voyager. Şarkıları Promise de çok güzel bir şarkı. Eurovision gecesi öncesi, takip ettiğim tüm progressive rock paylaşımı yapan sayfalar ve hesaplar o gece Voyager'ı izleyecekleri için heyecanlıydılar, çünkü kendileri zaten 7 albüm sahibi, prog rock dünyasında bilinen bir grupmuş. Bilmemek benim ayıbımmış adeta, kendilerinden büyük bir Porcupine Tree, The Pineapple Thief havası aldım, bomba gibiydi o geceki performansları:

11 Mayıs 2023 Perşembe

Taro

Gerda Taro, 2014'te hayatıma bir ikon olarak girdi ve o zamandan beri de çıkmadı. Alt-J'nin Taro şarkısının sevgili eşim tarafından bana ithaf edildiği bir günden sonra şarkıyı da çok sevmemle birlikte şarkıda hikayesi anlatılan fotoğrafçı muhabir çift Robert Capa ve Gerda Taro ile ilgili bulduğum her şeyi okuyup inceledim ve hikayelerini öğrendikçe şarkıya da daha çok bağlandım.
Şarkıda, Gerda Taro'nun hüzünlü ölümü anlatılıyor, bu ölümün Robert Capa üzerinde nasıl bir etki yarattığını öğrenmek için kendi otobiyografisi Hafif Flu okunabilir, kendisini bir daha yataktan çıkmak istemeyecek hale düşüren bir kayıp olduğunu ve günlerin geçmesi için viski şişelerinden medet umulduğunu bu kitapta görmüştük. Son zamanlarda Gerda Taro hakkında iki kitap daha olduğunu ancak bunların henüz Türkçeleştirilmediğini öğrenmiştim, bunlardan ilki olan The Girl with the Leica'yı İngilizce baskısından okuyarak dün gece bitirdim. Gerda Taro'nun bilinmeyen yönleri, Robert Capa ile tanışmaları, Capa ve Taro soyadlarını almaları, çok farklı işler yapmaktayken fotoğrafçılığı meslek edinmeleri çok daha ayrıntılı bir şekilde, eski dostlarının anılarından yararlanılarak romanlaştırılmış. İkilinin çekmiş oldukları fotoğraflar ve kendilerine ait fotoğraf arşivleri de yer yer kullanılmış ve ortaya hikayenin tamamı çıkmış. Mesela yazıya başlarken koymuş olduğum çift halindeki fotoğrafları, nerede Taro ve Capa aşkına ait bir yazı görsem o yazının görseli olarak kullanılır. Leicalı Kız'da o fotoğrafın bir kare sonrasını da paylaşıyorlar bizimle, bu fotoğrafları çeken kişi meçhul, Taro'nun ya da Capa'nın kişisel arşivinden ortaya çıkmış fotoğraflar, ama iki fotoğraf birlikte yorumlandığında fotoğrafı çeken kişinin ikiliden habersiz olarak çektiği ve ikilinin arkasındaki masada oturan şahsın fotoğraflarının çekildiğini anladığında muzipçe gülümsediğini fark ettiğinde de odağı ona kaydırdığı anlaşılıyor:
Ne kadar sevimli bir an, anı... Gerda Taro, gerçek adı Gerda Pohorylle olan Polonyalı genç bir kadın. The Girl with the Leica'da onu ve ailesini Fransa'ya getiren şeyin ne olduğu, ailesi de Fransa'da yaşıyor olmasına rağmen kendisinin neden ailesinden ayrı, çoğu zaman kadın bir arkadaşıyla kendilerine ucuz odalar kiralayarak yaşadıklarının bilinmediği kısaca geçiyor. Genç Gerda, Robert Capa ile ortak arkadaş çevresine dahil olduğu sıralarda daktiloculuk yapıyor, Fransızcayı daha akıcı konuşmak için dersler alıyor ve tahtakurularıyla dolu bir pansiyonda yaşıyor. Yine romanda gördüğümüz portresiyle kendisi biraz çapkın, uçarı, gençliğin verdiği delilikle yarını çok da düşünmeden yaşamakta, ancak kafasına koyduğunu da yapabilmekte. Arkadaşlarının anlatısına göre kendisi her zaman şık, canlı, gülümser ve eğlenceli bir kadın. Herkes onun yanında olmaktan keyif alıyor ve arkadaş grubunda "Our Gerda" yani "Bizim Gerda" diye anılacak kadar sahipleniliyor. Robert Capa sahneye girmeden önce aynı arkadaş grubunun içindeki iki erkekle daha gönül ilişkileri yaşamış, hatta birini ailesiyle de tanıştırmış ancak ne zaman işler ciddiye binecek gibi olsa her zaman bir bahaneyle kendisini bir erkeğin sevgilisi olarak göremediğini belirtmiş. Hatta, kadın arkadaşlarından birinin kendisi hakkındaki anlatılarından birinde, kendisinin kimden olduğunu belirtmediği bir gebeliğini sonlandırması için bir operasyon geçirdiği ve her ne kadar konuşulmasa da bu gebeliğin Robert Capa'dan meydana geldiğini tahmin ettiğini de kitapta okuyabiliyoruz. Bu da bana Uncharted serisini oynarken Elena Fisher ne zaman hikayeye girse kendisini acar bir muhabir olarak Robert Capa ile Gerda Taro'nun hiç varolmayan kızı gibi düşündüğümü hatırlatıyor. Robert Capa, arkadaş çevrelerine dahil olduğunda ilk tanışmalarında Capa'nın Taro'ya kendisinin ne kadar dişlek olduğuna dair bir şaka yaptığını ve Taro'nun da dişlekliğin kendisi için hiç önemli olmadığını söylediğini okuyoruz. Bu satırlardan çok daha öncesinde de kitapta ikilinin bir fotoğrafı paylaşılıyordu:
Bu fotoğrafı ilk kez gördüğümde fotoğraftakilerin Taro ve Capa çifti olup olmadığını bile anlamamıştım, erkeğin o gülüşü, bildiğim diğer Robert Capa portrelerine benzemiyordu, meğer kendisi dişlek olduğu için gülerken poz vermekten kaçınıyormuş. Ancak Gerda Taro ile birlikteyken umursamaz bir şekilde rahatça gülüyor olması ne kadar güzel bir diğer ayrıntı değil mi? Kısa bir süre sonra ikili bütün boş vakitlerini arkadaş gruplarından ayrıca birlikte geçirmeye başlıyorlar, yüzmeye, balık tutmaya, güneşlenmeye, yürüyüşe giderken başkalarına haber vermemeye başlıyorlar ve bir süre sonra grupta ikisinin bir çift olduğu kabul ediliyor. Bu esnada Robert Capa ki kendisi henüz Robert Capa değil Andre Friedmann, bir fotoğrafçılık atölyesi kurmaya karar veriyor. Çünkü o sıralar sanatsal bir yeteneği olan herkesin bir atölye açmasının revaçta olduğu bir dönem ve Capa'nın fotoğrafçılık konusunda kendisine güveni de var, yeteneği de. Taro'nun da, ki kendisi de henüz Taro değil, çalıştığı bürodan ayrılıp atölyede sekreterlik yapmayı düşündüğünü, hatta bu geçiş aşamasının kendileri için maddi olarak epeyce zor olduğunu, atölyenin dekorasyonunun tamamlanması için beklerlerken kimseyi kabul edemedikleri, hatta çoğu zaman arayan birileri olduğunda Taro'nun telefonda oraya gelmesinler diye ayaküstü birçok yalan uydurduğunu öğreniyoruz ve tam da bu esnada efsanevi kısım geliyor: Gerda Taro'nun telefonlara bakarken "Andre Friedmann'ın atölyesi" demek yerine kulağa daha kısa ve karizmatik gelen, daha evrensel duyulan bir isim bulma fikrini arkadaş ortamında ortaya bırakması, arkadaşlarının bunu saçma bulmasına rağmen Robert Capa'nın sıcak bakması üzerine Robert Capa'yı bir seferde tutturması. Soyadını Capra'dan alıp ismi de Amerikan bir isim olarak Robert diye uyduruvermesi ve bunun Robert Capa tarafından da benimsenmesi üzerine o sırada yanlarında bulunan arkadaşlarının "Ee sen de mi kendine yeni bir isim bulacaksın şimdi mesela?" derlerken Gerda'nın "Gerda iyi, belki Pohorylle yerine daha kolay bir soyadı olur," derken ona da Taro soyadını Robert Capa'nın yakıştırması da çok güzel bir detay. Üstelik Taro, Capa'nın anadilinde "işe yarar şey, el altında bulunması gereken bir alet" gibi bir anlama sahipmiş. Böylece ikili sanatsal ve profesyonel hayatlarına Robert Capa ve Gerda Taro olarak devam ediyorlar. Tabii, Gerda Taro'nun tahmin edemediği bir detay olarak çoğu kişi Robert Capa'nın adını Bob diye kısaltmaya meyilli oluyor, Taro ise özenle bulduğu bu Amerikan tınısının Bob Capa olunca kaybolduğunu düşünerek her duyduğunda inatla Robert diye düzeltiyor. Birlikte fotoğrafçı olarak görevlendirildikleri savaş bölgesinde Gerda Taro'nun daha çok savaştaki çocuk ve kadınların günlük hayatlarına dair fotoğraflar çektiğini biliyoruz. Ancak Gerda Taro'nun, başarılı erkeğin arkasındaki kadın rolü sadece Robert Capa ismini bulmasından ibaret değil. İspanya İç Savaşı için bir gazete tarafından görevlendirildiklerinde beraberce savaş bölgesine gittikleri ve hatta Gerda Taro'nun orada savaş alanında bir tank tarafından ezilerek hayatını kaybettiği de ansiklopedik bilgi olsa da arkadaşlarının Robert Capa'dan rivayetle anlattıkları konulardan biri de Robert Capa'nın ödül bile almış olan bazı kompozisyonlarını Gerda Taro'nun oluşturduğu. Hatta o kadar ki bir seferinde bir tren enkazının arkasında, mayınlı bir bölgeye çok yakın bir yerde oynayan çocuklar görmüşler, Gerda Taro bunun çok iyi bir fotoğraf olacağını düşünmüş ise de fotoğrafı çekmek için kuvvet gerektiren bir şekilde enkazı aşmak gerekiyormuş, bu yüzden kendisinin o fotoğrafı çekemeyeceğinin farkındaymış. Capa'dan o fotoğrafı çekmesini istemiş, Capa ise başta bir türlü cesaret edememiş. Taro'nun bunun üzerine kendisine aptal diye haykırdığı, "Senin adın Robert Capa, sen koskoca Robert Capa'sın, git ve o fotoğrafı çek, boşa akan bir potansiyel olarak anmak istemiyorum bu anı!" diye sinirlendiği ve Capa'nın sırf Taro rahat etsin diye o fotoğrafı çektiği de anlatılıyor kitapta. Savaş bölgesinde Taro'nun birçok eyleme katıldığı ve halkla birlikte protestolarda yer aldığı fakat Capa'nın ise kendilerini oraya gönderen kurum ve kuruluşlarla daha çok iletişim halinde olmak için savaş bölgesinden sıkça ayrıldığı da biliniyor, bu yüzden yerel halk tarafından Taro çok sevilirmiş, Capa ise pek tanınmazmış. Tam da bu gözüpekliği ve anarşist ruhu nedeniyle bir eylem sırasında bir tankın altında kalarak can verdiği biliniyor Taro'nun, üstelik onun can verdiği bu olay sırasında Capa'nın da yine başka bir yerde bulunduğu da. Capa'ya bulunduğu otelde kötü haber veriliyor ve sekiz saatlik bir tren yolculuğu boyunca bir dakika bile durmadan sürekli ağlayarak Taro'nun bedenini teslim almaya gidiyor Capa. O sırada yanında bulunan arkadaşı "O kadar çok ağlamıştı ki, gözlerini kaybedeceğini falan sandım," diye anlatıyor. Birbirini her daim destekleyen, birbirlerine her zaman kol kanat geren, fakat bir o kadar da birbirlerinin alanlarını kabul eden ve birbirlerini özgür bırakabilen çiftlerin hikayelerine hayranım. Bu yüzden Taro ile Capa'nın hikayesini de ilk keşfettiğimden beri her detayıyla öğrenmeyi, incelemeyi çok severim. Şurası kesin ki Gerda Taro ile tanışmasa, Robert Capa dünyanın hala en çok saygı duyulan savaş fotoğrafçısı olmayacakmış. Yine Robert Capa ile tanışmasa Gerda Taro da Fransa'da bir göçmen olarak daktiloculuk, sekreterlik yapmaya devam edecekmiş. Birbirlerindeki potansiyeli fark etmişler, birlikte iyi oldukları alanda daha iyi olmaya uğraşmışlar ve birbirlerini her zaman daha yukarı taşımaya uğraşmışlar. Taro'nun ölümü çok genç yaşta olmuş, Capa ondan sonra da başarılı bir fotoğrafçı olarak var olmaya devam etmiş ama eminim ki çektiği çoğu fotoğrafı Taro için çekmiştir.
Kendisi de Gerda Taro gibi Polonya asıllı olan Helena Janeczek tarafından yazılan kitabın henüz Türkçe bir çevirisi yok. Bir gün Gerda Taro'nun hayatı filmleştirilirse büyük ihtimalle bu kitaptan senaryolaştırılacaktır, Türkçeye çevrilmesi için o vakitleri bekleyebiliriz, malum yayınevlerimiz bir dizi ya da film ünlenirse onun temeli olan kitabı basmak için aşırı aceleci davranırlar ama o zamana dek böyle hazineler gizli kalır. Neyse, biz de o vakte kadar bol bol Alt-J dinleriz.

28 Nisan 2023 Cuma

I'm Just Your Problem

 




Bugün, Adventure Time'ın müzisyen vampiri Marceline'in bana göre en iyi şarkısıyla buradayız: I'm Just Your Problem.


Bölümde Finn, Jake, Marceline, Beemo ve Princess Bubblegum'ın bir kapıdan geçmesi gerekmektedir, ancak bu kapı ancak içten bir şarkı ile açılmaktadır. Aklımıza "Speak friend and enter" gelmiyor değil. 


Sırayla çeşitli şarkılar denerlerken Marceline'in sert bir şarkısını beğenmeyen Princess Bubblegum, Marceline'in şimdiye kadarki en içten şarkısıyla karşılaşır. Bubblegum, Marceline'i çoğu zaman kaba, ayarsız, erkeksi bulmakta ve bunu yüzüne karşı söylemekten de hiç çekinmemektedir, bunlardan yılgınlık geçirip duran Marceline de sonunda hislerini bir şarkıyla Bubblegum'a iletir, sözlerin Türkçe çevirisini şöyle yapabilirim:


Sana bir tanrıça gibi davranmadığım için üzgünüm,

Yapmamı istediğin şey bu mu?

Sana mükemmelmişsin gibi davranmadığım için üzgünüm,

Diğer tüm sadık vatandaşların gibi.

Şekerden yapılmadığım için üzgünüm

Senin için yeterince tatlı değil miyim?

Bu yüzden mi hep benden uzak duruyorsun?

Senin için amma rahatsız edici olmalı,

Ama ben sadece senin sorununum

Sadece senin sorununum,

Neredeyse gerçekten insan değilmişim gibi, değil mi?

Sadece senin sorununum

Her neyse, yaptıklarımı haklı çıkarmamalıyım,

Kendimi sana ispatlamaya çalışmamalıyım

Var olduğum için üzgünüm,

Kara listene girmeme neden olan şeyi unuttum.

Ama aramızdakileri düzeltmek için uğraşan ben olmamalıyım,

Öyleyse... Niye istediğim şey

Niye istediğim şey

Seni yerin dibine gömmek

Ve kanını içmek, ha?


Unutmamak gerekir ki, Marceline bir vampir olmasına rağmen normalde kan içmiyor, objelerin kırmızı rengini emerek besleniyor. Buna rağmen Bubblegum'ın kanını içmek isteyecek kadar onun kendisine kötü davranmasından sıkılmış.


Ve bu içten şarkı, kapının hareketlenmesini de sağlıyor elbet. Çünkü insanoğlunun en güçlü duyguları nefret, öfke, kırgınlık, kızgınlık. Her ne kadar bölümün sonunda değerinin anlaşılması gereken esas hissin arkadaşlık olduğu, her şeyin hepsinin beraber hareket etmesini sağlamak için geliştiği ortaya çıksa da içten bir his göstergesi olarak kızgınlığın ifadesi olan bir şarkı da hiç fena bir senaryo değildi. Ayrıca, Beemo'nun synthesizer olarak kullanılması ve kendi tuşlarına basılınca gıdıklanması da ne kadar tatlı bir ayrıntıydı, her derde deva bir portatif bilgisayar olan Beemo, en sevdiğim karakterlerden biri. Bir gün buraya Beemo'nun film noir özel bölümüyle de gelirim muhtemelen.

27 Nisan 2023 Perşembe

Çeviri Öykü: Yağmurlar Yağacak Usulca, Ray Bradbury

 

YAĞMURLAR YAĞACAK USULCA

Ray Bradbury

Çeviri: Sevil Çıtır

 

            Oturma odasında konuşan saat, sanki kimse kalkmayacakmış gibi korkarcasına şakıdı, Tik-tak, saat yedi, kalkma zamanı, kalkma zamanı, saat yedi! Sabah ev bomboştu. Saat ilerlemeye devam etti, sesi boşlukta tekrar tekrar duyuluyordu. Yediyi dokuz geçiyor, kahvaltı zamanı, yediyi dokuz geçiyor!

 

            Mutfakta kahvaltı hazırlayan ocak kısa bir tıslama sesi çıkardı ve mükemmel bir biçimde kızarmış sekiz parça tost ekmeğini, sekiz parça sahanda yumurtayı, on altı dilim pastırmayı, iki kahve ve iki soğuk süt dolu bardağı içinden çıkarıverdi.

 

            “Bugün 4 Ağustos 2026,” dedi mutfak duvarından ikinci bir ses, “Kaliforniya’nın Allendale şehrindeyiz.” Hafızalara iyice yerleşsin diye tarihi üç kez daha tekrarladı. “Bugün Bay Featherstone’un doğum günü. Bugün Tilita’nın evlilik yıldönümü. Sigorta primi, su, doğalgaz ve elektrik faturaları ödenecek.”

 

            Duvarların içinde bir yerlerde, kendilerini izleyen elektrikten gözlerin altında yayın ilerledi, bantlar sarıldı.

 

            Sekizi bir geçiyor, tik-tak, saat sekizi bir geçiyor, okula gitme zamanı, işe gitme zamanı, haydi bakalım, sekizi bir geçiyor! Fakat çarpan bir kapı, ya da plastik topukların altında toparlanan halılar yoktu. Dışarıda yağmur vardı. Ön kapıdaki hava durumu kutusu sakince şakıdı: “Yağmur, yağmur, git buradan; bugün yanınıza şemsiyelerinizi, yağmurluklarınızı alın…” Ve yağmur boş evin üzerinde yankılanarak tıpır tıpır yağdı.

 

            Dışarıda, garaj ahenkle kapısını açtı ve bekleyen arabayı açığa çıkardı. Uzun bir bekleyişin sonunda kapı yeniden kapandı.

 

            Sekiz buçukta yumurtalar pörsümüş ve ekmekler taşa dönmüştü. Alüminyum bir uzantı metal bir borudan sıcak suyun dönerek akacağı ve hepsini uzak denizlere göndereceği bir lavabonun içine doğru sıyırdı. Kirli bulaşıklar da sıcak su ile çalışan bulaşık makinesinin içine doğru itildi ve dönerek kurulanmaya bırakıldı.

 

            Dokuzu çeyrek geçiyor, diye şakıdı saat, temizlik zamanı.

 

            Duvarların içinde yer alan ağıllardan küçük robot farecikler fırladı. Odalar küçük temizlikçi hayvanlarla doluverdiler, hepsi plastik ve metalden yapılmışlardı. Hepsi sandalyelere tosladılar, bıyıklarının yerine geçen makaralarıyla halıyı fırçaladılar, gizlenmiş tozları kibarca emdiler. Sonra, tıpkı gizemli istilacılar gibi, yuvalarına giriverdiler. Pembe, elektrikten gözleri söndü. Ev temizlenmişti.

 

            Saat on. Güneş yağmurun arkasından belirdi. Ev, harabelerin ve küllerin arasındaki bir şehirde tek başına duruyordu. Ayakta kalan son ev buydu. Gece, mahvolmuş şehir kilometrelerce öteden görülebilen radyoaktif bir ışıltı yayıyordu.

 

            On çeyrek. Bahçe fıskiyeleri altından pınarlar oluşturarak dönüyor, yumuşak sabah havasını ışıltıyla dolduruyorlardı. Su pencere çerçevelerine yağıyor, evin yanmış olan batı tarafından, beyaz boyanın üzerinden neredeyse eşit şekilde aşağı dökülüyordu. Evin batıdaki tüm yüzü siyahtı, sadece beş yer kurtulmuştu. İşte, şurada, çim biçme makinesini çalıştıran bir adamın silueti. İşte, burada sanki bir fotoğraftaymış gibi duran, çiçek toplamak için eğilmiş bir kadın. Biraz ötede, tahtaya bir anda kazınmış gibi duran görüntüleriyle ellerini havaya uzatan küçük bir çocuk, havaya atılmış bir top ve karşısında bir kız, asla yere düşmeyecek olan topu yakalamak için ellerini havaya doğru uzatmış.

 

            Bu beş boyalı kısım – adam, kadın, çocuklar, top – yerli yerindeydi. Gerisi ise tamamen ince, kömürleşmiş bir tabaka.

 

            Nazikçe yağan yağmur, bahçeyi süzülen ışıklarla doldurdu.

 

            Bugüne kadar, bu ev huzurunu nasıl da iyi korumuştu. Ne kadar da dikkatlice sormuştu, “Oraya giden kim? Parola nedir?” diye, ve kimsesiz tilkilerden ve sürtünen kedilerden hiçbir cevap alamamıştı, pencerelerini ve panjurlarını kapamak zorunda kalmıştı, tıpkı eski zaman bakireleri gibi kendini fazlaca koruyan mekanik bir paranoyayla.

 

            Her seste irkilmişti ev. Eğer bir pencereye bir serçe konacak olsa, panjur derhal kapanırdı. Kuş, anında uçup gidiverirdi! Asla, eve bir kuş bile dokunmamalıydı!

 

            Öğlen on iki.

 

            Bir köpek verandada inledi, silkindi.

 

            Ön kapı köpeğin sesini tanıdı ve açıldı. Bir zamanlar kocaman ve etli butlu olan ama artık bir deri bir kemik kalmış ve yara bere içindeki köpek, eve girip üzerindeki tüm çamuru içeri taşıdı. Arkasından kızgın bir fare yağmuru boşandı, bu rahatsızlık için kızgın olduklarını, çamuru temizlemek zorunda olmaktan memnun olmadıklarını epeyce belli ederek…

 

            Bir yaprak parçası ya da onun gibi bir şey kapının altından rüzgarla içeri girdi ve duvar panelleri açılıp bakırdan yapılma hurda fareler hızla dışarı atıldı. Rahatsızlık veren bu toz, saç teli, ya da kağıt, minyatür çelik çenelerin arasına alındı ve fareler hemen ağıllarına geri döndüler. Orada, duvarların içine gizlenmiş, karanlık bir köşeye şeytan gibi kurulmuş Baal gibi oturan çöplerin yakıldığı kazana gönderilen küçük borulardan birine atılıverdi.

 

            Köpek histerik bir şekilde her kapıya havlaya havlaya üst kata koştu, sonunda o da, ev de, sessizlikten başka bir şeyin olmadığını fark ettiler.

 

            Havayı kokladı ve mutfak kapısına tırnaklarını geçirdi. Kapının arkasında, ocak, tüm evi zengin bir pastane ve akçaağaç kokusuyla doldurarak pankek hazırlıyordu.

 

            Köpek ağzından köpükler saçarak kapıya yattı, kokladı, gözlerinden ateşler saçtı. Daireler çizerek çılgınlar gibi koştu, kendi kuyruğunu ısırarak delirdi ve öldü. Bir saat kadar salonda öylece serili kaldı.

 

            Saat iki, diye şakıdı bir ses.

 

            Neyse ki çürümeyi sonunda hisseden fare alayı, usulca, elektrikli bir rüzgar gri yaprakları üfürüyormuş gibi yerlerinden çıkıverdiler.

 

            İki çeyrek.

            Köpek artık yok.

 

            Duvarda, çöp yakma makinesi bir anda parladı ve bacadan dönerek kıvılcımlar çıktı.

 

            İki otuz beş.

 

            Avlunun duvarlarından briç masaları açıldı. İskambil kartları borulardan kayarak dağıtıldılar. Meşeden yapılmış bir bankın üzerinde martiniler ve yumurta salatalı sandviçler belirdi. Müzik çalıyordu.

 

            Ama masalar boştu ve iskambillere dokunan olmamıştı.

 

            Saat dörtte masalar tıpkı kocaman kelebekler gibi duvarların içine geri katlandılar.

 

            Dört buçuk.

 

            Çocuk odasının duvarları parladı.

 

            Hayvan şekilleri belirdi: sarı zürafalar, mavi aslanlar, pembe antiloplar, leylak moru panterler kristal yüzeylerin üzerinde sıçrıyorlardı. Duvarlar camdan yapılmıştı. Renkleri ve hayalleri izlemek mümkündü. Güzelce yağlanmış dişliler, saklı filmleri oynatmaya başladılar ve duvarlar hayata geçti. Çocuk odasının yerleri çıtır granoladan oluşan bir çayırı andıracak şekilde döşenmişti. Bunun üzerinde alüminyum hamamböcekleri ve demir çekirgeler koşturuyor ve sıcak, durgun havada kırmızı mendillerden örülme kelebekler uçuşuyordu. Sanki karanlıklardan bir yerlerden sarı bir arı kovanının uğultusu veya tembel bir aslanın esner gibi kükremesine benzer bir ses geliyordu. Ve okapilerin tapırdayan ayaklarının sesiyle ferah cangıl yağmurlarının mırıltısı da duyuluyordu, tıpkı yazın kuruyan çimenlerin üzerinde tepiniliyormuş gibi. Şimdi duvarlar çözülerek santim santim çimen parsellerine bölündü ve ılık, sonsuz gökyüzü göründü. Hayvanlar su borularına ve gider deliklerine çekildiler. Çocukların saati bu kadardı.

 

            Saat beş. Küvet sıcak temiz suyla doldu.

 

            Saat altı, yedi, sekiz. Akşam yemeği bulaşıkları da sihirbazların numaraları gibi hallediliverdiler. Hoşça yanan şöminenin karşısındaki metal yüzeyde bir puro belirdi, yanıyor ve bekliyordu, ucundaki bir iki santimetrelik yumuşak gri kül uzadı.          

 

            Saat dokuz. Yataklar gizli mekanizmalarla ısıtıldı, burada geceler soğuk olurdu.

 

            Dokuzu beş geçe. Çalışma odasının duvarından bir ses konuştu: “Bayan McClellan, bu akşam hangi şiiri tercih edersiniz?” Ev sessizdi.

 

            Sonunda ses şöyle dedi, “Madem herhangi bir tercihiniz yok, o zaman ben rastgele bir şiir seçmeliyim.” Sesin arkasını hafif bir müzik doldurdu. “Sara Teasdale. Hatırladığım kadarıyla sizin favoriniz…

 

            Yağmurlar yağacak usulca ve yeryüzünün kokusu yükselecek,

            Ve serçeler titreşen sesleriyle daireler çizecek;

 

            Ve kurbağalar geceleri havuzlarda şarkılar söyleyecek,

            Ve yabani erik ağaçları ürkek beyazlarına bürünecek;

 

            Kızılgerdanlar ateşten tüylerini giyinecekler,

            Alçak çitlerin üzerinde ıslık çalarlarken nefeslerinin buharları görünecek;

 

            Ve içlerinden biri bile savaşı bilmeyecek, biri bile

            Olup biteni her şey sona erdiğinde umursamayacak.

 

            Hiçbirinin umrunda olmayacak, kuşun ya da ağacın,

            Eğer insanoğlu ortadan tamamen kaybolursa;

 

            Ve Bahar’ın kendisi bile şafakta uyandığında

            Bizim burada olup olmadığımızı güç bela fark edecek.”

 

            Taştan şöminede ateş yanmaya devam ediyordu ve puro kül tablasında uzanan sessiz bir kül yığınına dönüşene dek yandı. Boş sandalyeler, sessiz duvarların arasında birbirlerine çevrilmiş halde duruyorlardı ve müzik çalıyordu.

 

            Saat onda ev ölmeye başladı.

 

            Rüzgar esti. Yıkılan bir ağaç, mutfak penceresinden içeri girdi. Şişelerin içindeki yüzey temizleyiciler ocağın üzerine döküldü. Oda bir anda alevlere boğuldu!

 

            “Yangın!” diye çığlık attı bir ses. Evin ışıkları yandı, su boruları duvarların içinden su pompalamaya başladılar. Ama yüzey temizleyici bütün tezgaha yayılmıştı, önüne çıkan her şeyi yalayarak ve içine katarak mutfak kapısının altından bile sızmaya devam ediyordu, koro halindeki sesler “Yangın, yangın, yangın!” diye bağırıp çağırırlarken.

 

            Ev kendi kendini kurtarmaya çalıştı. Kapılar sertçe kapandılar, ama pencereler çoktan ısıdan ve ateşi de dağıtan rüzgardan kırılmışlardı.

 

            Evin yerlerinde kımıl kımıl on milyon kızgın kıvılcım varmış gibi alevler odadan odaya dağıldı ve üst kata da sıçradı. Su taşıyan sıçanlar duvarlardan cikleyerek çıkıp sularını alevlere fışkırtıyor ve daha fazla suyla geri dönmek üzere kayboluyorlardı. Ve duvar spreyleri mekanik yağmurlar üretmek üzere fıskiyelerini çalıştırdılar.

 

            Ama çok geçti. Bir yerlerde, iç çekerek bir pompa omuz silkerek durdu. Yağan yağmur azaldı. Sessiz geçen birçok gün boyunca bulaşıkları yıkayan ve küvetleri dolduran depolanmış su rezervi sonunda bitmişti.

 

            Yangın çıtırdayarak üst kata ulaştı. Üst hollerdeki Picassolardan, Matisselerden beslenerek ilerledi, sanki sulu, lezzetli şarküteri ürünleriymiş gibi hepsini tüketerek kanvasları siyah kalıntılara çevirdi.

 

            Şimdi yangın yataklarda yatıyor, pencerelerde oturuyor, güneşliklerin rengini değiştiriyor!

 

            Ve sonra, acil yardım ekibi ulaştı. Çatıların aşağı çekilerek açılan kapılarından kör robot yüzler göründü, musluklu ağızlarından taşan yeşil kimyasallarla.

 

            Yangın geri çekildi, tıpkı ölü bir yılan görmüş bir fil gibi.

 

            Ve şimdi yerde çırpınan yirmi yılan vardı, yangını yeşil köpükten soğuk bir zehirle öldürüyorlardı.

 

            Ama yangın zekiydi. Alevleri evin dışına göndermesi ve oradan çatıdaki pompalara ulaşması lazımdı. Bir patlama! Çatıdaki pompaları yöneten beyin bronzdan bir şarapnelmişçesine parçalara ayrıldı.

 

            Yangın hızını yeniden kazandı, tüm dolapların içine sızarak oradaki kıyafetlere tutundu.

 

            Ev çatırdadı, meşeden yapılan her kemiğiyle çırılçıplak iskeleti ısıdan büküldü, sinir sistemi, damarları sanki bir cerrah derisini yüzmüş de tüm ana damarları ve kılcal damarları açıkta kalmış da havayla temas etmiş gibi kamaştı. Yardım edin, yardım edin! Yangın! Kaçın, kaçın! Isı, aynaları, kışın buz tutan saçaklar gibi kolayca kırdı. Ve sesler ağıt gibi yükseliyordu. Yangın, yangın, kaçın, kaçın, sanki trajik bir ninni gibi, bir düzine ses, ince, kalın, sanki bir ormanda çocuklar tek başlarına ölüyormuş gibi tekrarlanıyordu. Ve sesler, kablolar kılıflarından sıcak kestane kabukları gibi kolaylıkla ayrılırken sönmeye başladılar. Bir, iki, üç, dört, beş ses de öldü.

 

            Çocuk odasındaki cangıl yandı. Mavi aslanlar kükrediler, mor zürafalar sıçradılar. Panterler renklerini değiştire değiştire, daireler çizerek koşuşturdular ve on milyon hayvan, yangından koşarak kaçıyorlardı, uzaklarda akan bir nehrin kıyısında gözden kayboldular… On milyon ses de öldü.

 

            Bir çığ gibi düşen yangının son anlarında tahmin edilebileceği gibi diğer korolar da duyulabiliyordu, zamanı bildiren sesler, uzaktan kumandalı çim biçme makinesi, bahçede çılgınca açılıp kapanan şemsiye, çarpılarak açılıp kapanan ön kapı, binlerce şey aynı anda gerçekleşiyordu, tıpkı her saatin delirdiği ve hepsinin farklı saatleri gösterip çaldığı bir saatçiye girmişsiniz gibi, akıllara zarar bir sahneye tanık olmuşsunuz gibi, ama yine de hepsi birlik içinde; şakıyan, çığlık atan, son kalan birkaç farecik de yangının korkunç küllerini süpürmeye çalışıyorlardı! Ve bir ses, duruma karşı neredeyse göksel bir umursamazlık içinde, yükses sesle şiir okuyordu, ta ki bantlar yanana, tüm kablolar parçalanana ve mekanizmalar bozulana dek.

 

            Yangın, tüm evi yaktı ve ev dümdüz olup yıkılana dek kıvılcımlarını ve dumanlarını üflemeye devam etti.

 

            Mutfakta, alev ve kalas yağmurundan kısa bir an önce, ocak psikopatça bir hızla kahvaltı hazırlarken görülebilirdi, on düzine yumurta, altı somun dilimlenmiş ekmek, yirmi düzine pastırma, hepsi alev tarafından yenilip yutuldu, ocak isterik bir şekilde tıslarken!

 

            Yıkım. Çatı, mutfak ve salona devrildi. Salon duvarlara, duvarlar koridorlara karıştı. Derin dondurucu, koltuk, bantlar, mekanizmalar, yataklar ve hepsi iskelet gibi derin bir dağınıklığın içinde karışıp gittiler.

 

            Duman ve sessizlik. Muhteşem büyüklükte bir duman.

 

            Şafak doğudan ağır ağır söktü. Yıkıntıların içinde bir duvar tek başına ayakta kalmıştı. Duvarın içinden son bir ses duyuldu, güneş üst üste yığılmış molozların ve buharların üzerinde yükselirken tekrar tekrar aynı şeyi söylüyordu:

 

            “Bugün 5 Ağustos 2026, bugün 5 Ağustos 2026, bugün…”

           

 

           

 

           

 

           

Etiketler

alıntı (2) animasyon (1) aşk (1) biyografi (1) çizgi film (2) dizi (4) edebiyat (1) film (3) kitap (2) korku (1) müzik (3) oyun (3) öykü (3) sanat (3) şarkı (4) şiir (1) video (6)