31 Ağustos 2023 Perşembe

Aşk

 Elif Şafak, aynı isimli romanında Ella adlı karakterine aşkın tanımını, Aziz'e yazdığı mektup ile yaptırır, aşk tam olarak da budur:


"Biliyor musun, gün boyu kendi kendime konuşur gibi seninle konuşuyorum? O gün olan bitenleri seninle tartışıyorum. Ne zaman yeni bir yere gitsem ya da hoş bir şeyle karşılaşsam, 'Acaba Aziz burada olsa ne düşünürdü?' diyorum. Her güzelliği seninle paylaşmak istiyorum."


Ne mutlu bu duyguyu yaşayanlara. Aşk bu çünkü, bir yandan da sevilenin gözünde kendinin en iyi halini görmek, kendini onun gözüyle görerek potansiyelinin farkına aşk sayesinde varmak, olabildiğin en iyi halin olabileceğinin bilincine, başkası ama sevilen tarafından sevildiğini fark edince hatırlamak. Olduğun gibi kabul edilip en rahat halinle var olmak ve sanki dünyadaki her güçlük ufacıkmış gibi hissedebilmek, sevginin sonsuz potansiyeli. Bir de işte bu. Her gün, aynı günün akşamı bir araya gelinse bile gün boyu her şeyi onun gözüyle de görüp gün boyu onunla sohbet edermişçesine yaşamak. Oh be. 


Mesela benim sevgili eşim geçen gün bu kitabı okuduğumu yeni fark etti, aynı gün içinde bir şeye suratım asılmıştı, "Senin derdin ne biliyor musun, Elif Şafak okuyorsun," dedi, hemen cevabı yapıştırdım: "Aa, öyle deme, ben romancılığını pek beğenirim. Romanlarını nadiren beğenirim ama seviyorum ben romancılığını, işini," dedim. O günden beri ne zaman bir şeye canım sıkılsa "Benim derdim ne biliyor musun..." diye aklıma gelip sırıtıyorum ve bunu hemen o an, ona söylemek istiyorum. 


Ne öğrendik, Elif Şafak'ın romancılığı iyi, aşk pek güzel bir şey ve ömrü üç yıl olmadığı gibi evlenince de ölmüyor.

25 Ağustos 2023 Cuma

Jonathan

 



Bir gün, bir pazartesi Spotify'ın Haftalık Keşif listesinde ilk duyduğumda aklımı alan bir ses ile tanıştım. W.A.S.P. ve Blackie değildi ama sonra ne zaman onu dinlesem de The Crimson Idol aklıma gelmeden olmadı. O yüzden o albümün en sevdiğim şarkılarından biri burada dursun.


O ses, Jonathan Hulten. Evet, aklımda The Crimson Idol ile artık özdeşleşti, çünkü Jonathan.




Jonathan Hulten, daha önce Tribulation adlı bir black metal grubunun gitaristiymiş, ben kendisini Chants From Another Place adlı mükemmel solo albümüyle tanıdım. Öyle bir albüm ki, içindeki tüm enstrümanlar bizzat Jonathan tarafından çalınıyor ve her şarkı adı üzerinde bir chant, ilahi, ağıt. Armonilerin hepsi de yine kendinin yaptığı armoniler, tek kişilik dev grup. "Acaba canlı olarak bu albümü nasıl çalar?" diye merak edip Youtube'a koştuğumda gerçekten sahnede tek kişi durup çeşitli loop teknolojilerinden yararlandığını da görmüş ve iyice hayran olmuştum. Kaldı ki bitmemiş, sahnede kullandığı tüm kıyafetleri, aksesuarları kendisi tasarlıyor ve albümün sanat çalışmasını da kendisi yapıyormuş, ressam, tasarımcı ve grafikermiş de kendisi. Sahne makyajı ki kendisi sahneye bir diva gibi çıkıyor bile kendine aitmiş. Sahnede genellikle eteklikli uzun elbiseler, duvaklar, ağır bir sahne makyajı ve tüller, çiçekler kullanıyor, bir tanrıça gibi görünüyor, gündelik hayatında ise kot tişört takılan, sıradan uzun saçlı bir metalci erkek imajı var. Benim için o kadar acayip bir turnusol oldu ki bu, sanki birine bir videosunu izletsem ve "Bu ne be, kendini niye böyle manyak gibi yapmış, kadın mı erkek mi bu şimdi?" dese o insanla hiçbir ortak noktam olmazmış gibi. Zaten Tribulation zamanında da uzun saçları, yine beyaz yüz boyası ve siyah ruju ve ince, feminen yapısı ile bazı videolarının altında hayran yorumlarından bazıları "Yakından görene ya da adının Jonathan olduğunu öğrenene kadar gitaristi kadın sanıyorduk ve şu an biseksüel olup olmadığımızı sorguluyoruz, kadın da olsa, erkek de olsa ne çekici bir insan bu böyle, ne güzel bir sahne duruşu var, ne tutkulu bir gitar çalışı var!" gibi yorumlar. Haksız da sayılmazlar. 


Ne zaman bir videosunu izlesem, bana antik çağlardan gelen bir tanrıça gibi geliyor:




Chants From Another Place, dinledikçe daha da çok açılan bir albüm, çok basit akorlarla çok güzel armoniler yapmış, her şarkı dönem dönem favorim oluyor ama sanırım kendisini keşfettiğim şarkı olan The Mountain ile birlikte şu da her zaman en sevdiğim olacak, dinlerken "Eidina, Eidina, Eidina!" diye ben de hep eşlik ediyorum, kim bilir neleri summonlıyoruz evimize:




Bir de benim de kendi kendime uğraşmaktan en keyif aldığım hobilerimden biri vokal armonisi yapmaktır, The Office'teki Andy ruh ikizim. Bu albüm o yüzden benim için çölde vaha gibiydi, her armoniye ayrı ayrı uğraştım, defalarca dinledim, söyledim, oluyor mu diye kontrol etmek için defalarca kaydettim, en sonunda bir gün dayanamayıp Jonathan Hulten'ın resmi web sitesindeki e-posta adresine yazarak hiçbir yerde kullanmayacağıma dair sözler vererek kayıtların raw hallerini rica ettim, armonisiz katman edinirsem üzerine kendi kendime hobi olarak kendim armoni yapabilirim dedim, hatta kendim de klavye, gitar, ukulele, mızıka, kalimba ve keman çalıyorum, allasen bir yolla da Jonathan bu albümü ben kendim aynen sen gibi baştan kaydedeyim n'olur dedim ama doğal olarak cevap alamadım. Bu da hatırladıkça sırıttığım bir anımdır, üzerine aylarca çalışılmış albümün katman katman kayıtlarını istedim adamdan, evde kendi kendime hobi olarak ben de aynı şekilde kaydedeceğim diye. Keşke yollasaydı, Chants From Another Place - Taro's Version diye kendime bastırırdım vallahi. Bir Andy Bernard, bir ben.

Sinead

 VH1'ın tozlu hissiyat veren ekranında ilk gördüğümde vurulmuştum. Hala söylemekten en keyif aldığım şarkılardan:




Sonra, iflah olmaz bir platonik aşık olarak Anthony Kiedis'e dair ne bulsam ezberleyecek kadar incelediğim yıllarda, meğer o klibin Anthony Kiedis'e ithafen çekildiğini ve Anthony'nin de John Frusciante yardımıyla kendisine bu şarkıyla cevap verdiğini öğrenmiştim:




İyice büyülenip bir de Pink Floyd hayranı olduğum fakülte yıllarında da bunu keşfetmiştim:




Performansın kameralarca yakalanabilen bir karesinde Roger Waters, Sinead'a onun bile fark etmediği bir açıdan babacan bir şekilde gururla gülümsüyor, şarkının onun sesinden duyulmasından aldığı keyif, insanı izlerken bile gururlandırıyor.


Bir gün eşim, benim pek iyi olmadığım bir dönemde, benim bile bilmediğim bu ABBA cover'ı ile gelmişti eve "Bak ne dinleteceğim, işyerinde radyoda çaldı, çok güzel!" diye, ilaç gibi gelmişti, klibini izleyince iyice sevmiştik:




Video boyunca Sinead, bize halimizi hatrımızı sorarken mutfağında usul usul işleniyor, eliyle masadaki kırıkları toplayıp bize kahve yapıp önümüze koyuyor, aşırı hoşuma gitmişti, bu da hala eşimle kişisel mitolojimizde yeri olan şarkılardandır.


Dün gece Mamma Mia'yı yeniden izledim, Chiquitita başladığında aklıma Sinead geldi, ne kadar kendine has, kırılgan ve güzel bir ruhtu, sesti, keyifli filmin ortasında onun taze kaybı yine aklıma geldi, canım sıkıldı. Asla unutmayacağımız bir değer, değerlerimiz birer birer yok olup gidiyorlar ama sadece bedenen. Sinead'ı bu dört şarkıyla her zaman kalbimde taşırım. 

10 Ağustos 2023 Perşembe

Punk mıyız?

 Spider-verse, aklımı alan bir macera olmaya devam ediyor. Dün ikinci filmi henüz yeni izleyebildik, ilk filmde en sevdiğim Örümcek, Nicolas Cage'in seslendirdiği Spider-Noir olmuştu. (Ki ben Nicolas Cage'i çok severim.) Bu filmde de Hintli Örümcek benim gözümde aşırı tatlı, kendi kültürünü her hareketiyle, her detayıyla taşıyan bir Örümcek Adam'dı ki sahneye, yeni kurgusal sevgilim Spider-Punk girene kadar.





Punk kültürünün harika temsilcisi Spider-Punk'a merhaba deyin. Filmdeki çoğu sahnesi kesilerek bir araya getirilmiş ama en sevdiğim bir sahnesi eksik: Spot'un gerçeklikte ve evrende açtığı yarığa tüm Örümcekler yukarıdan bakarken içlerinden biri "Bu da nesi?" diyor ve Spider-Punk Hobie, "Bu bir kapitalizm metaforu," diyor. Birkaç sahnesinde Spider-Punk'ın bazı halleri ve tavırları sevgili eşime de pek benziyordu zaten ki kendisinin de içinde bir punk uyur, iyice deli gibi hoşlandım karakterden. Daniel Kaluuya da inanılmaz güzel seslendirmiş, Skins'te kendisini hiç izlemiş misinizdir bilmem, orada harika bir İngiliz aksanı ve sokak şivesi kullanır, burada da tam olarak o halindeki gibiydi sesi ve konuşması, bayıldım. Çok hızlı ve şiveli konuştuğu için ilk izleyişimizde metaforlarını, "pun"larını anlamadan büyülenmiştik, film biter bitmez, bu videoyu keşfetmeden henüz, filmde ilk göründüğü anı yakalayıp kendisini tanıttığı konuşmasını yeniden izlemek istedim, her sözünde hem otoriteye karşı, gerçek bir punk var, hem de müzik kültürü ve endüstrisine aykırı bir müzisyen punk da var. "I don't believe in labels," derken hem kendisine çeşitli etiketler yakıştırılmasına karşı olduğunu, hem de müzik şirketlerine karşı olduğunu anlatıyor mesela tek cümleyle. Bunun gibi saklı birçok hazine var her cümlesinde, müzik gruplarına inanmadığını, devamlılığa karşı olduğunu anlatıyor mesela, kendisinin çizim stili de çoğu sahnede değişiyor, çünkü devamlılığa gerçekten karşı. Hobie Brown, sen de artık aklıma kazınmış muhteşem kurgu karakterlerden birisin, çok ama çok sevdim.

Sonra sigara içmeye gittik, kültablasını dökmesini rica ederken eşimden, dönüp dedim ki "Spider-Punk kesin kültablası dökmeye de karşıdır ve dökmez," o da "Dökeceğim ama sen istediğin için değil," dedi. Artık evde Spider-Punk replikleriyle konuşulacak olan birkaç haftayı memnuniyetle karşılıyoruz. Good.

3 Temmuz 2023 Pazartesi

Dissolving


Temmuz sıcağında yazıhanede, vantilatörün sıcak havayı üflediği esintiyle yetinmeye çalışırken içimde bir ferahlık oluşturan şarkı. 

2 Temmuz 2023 Pazar

And Still.



Orpheus Leading Eurydice from the Underworld; Jean-Baptiste-Camille Corot · 1861



 

 "Aşık olduğumuzu" söylemek, o güçsüzleşmiş deyim, hissettiklerimizi ifade edemez. Birbirimizi sevdik, birbirimizde yaşadık, birbirimiz aracılığıyla, birbirimizle yaşadık. Birbirimizdik. 


- Deniz Deniz, Iris Murdoch 

23 Mayıs 2023 Salı

Jibaro

Netflix'in bilim kurgu kısa animasyonlarını derlediği Love, Death & Robots antolojisini ilk sezonundan beri ilgiyle takip ediyoruz. İlk sezondaki Zima Blue adlı bölüm bizi çok etkilemişti, hala açar, tekrar tekrar izleriz. 
 
Bu sezonu izlemekte geç kalmıştık, geçenlerde bir oturuşta izledik ve Jibaro, son sezonun son bölümü bizi kalbimizden vurdu. Bir sanat eseri sizi heyecanlandırdığında içinizden yükselen o coşkuyu bilir misiniz bilmem, Stendhal sendromu olarak da bilinir, bunu iliklerime kadar hissettiğim bir bölümdü Jibaro. 




Bir grup zırhlı asker, bir ormanın derinliklerinde ilerliyorlar, askerlerden birinin sağır olduğunu görüyoruz. Bir göle yaklaştıklarında, sağır olan askerin gölden bir mücevher parçasını çıkarmasıyla birlikte gölün büyülü yaratığı, üzerinde belki de binlerce parça mücevher olan, Yunan mitolojisinin sirenleriyle Kelt mitolojisi ve İngiliz masallarının "göldeki hanım"ına benzeyen, sulardan dans ederek yükselen bir kadın, çığlıklar atarak sesiyle askerleri çıldırtıyor ancak sağır olan askeri doğal olarak etkileyemiyor. Tam da bu nedenle, neden etkileyemediğini anlayamadığı için o askeri merak ediyor ve asker uyurken ona yanaşarak onu inceliyor, öpüyor, kokluyor ve ona sarılarak uyuyor. Aralarında bir çekim oluştuğu anda askerle birbirlerini yaralayarak, kanatarak yakınlaşıyorlar ve asker, bu büyülü yaratığın artık ellerinin içinde olduğunu kabullendiği anda mücevherlerini sökerek koparmaya başlıyor, tüm hazinesine zorla sahip olduktan sonra kadını yeniden göle doğru akan bir nehre bırakıyor. Kadın, gölünden aldığı güçle yeniden kendine gelirken asker de kadının büyülü kanıyla büyülenmiş olan nehirden biraz su içip dinleniyor. Elde ettiği mücevherleri ile yola koyulmayı planlarken o da nesi, kadının kanıyla kendine geçen büyülü güçler sayesinde artık sağır değil... Ve bu, aslında bir iyileşme olarak kabul edilebilecekken kadının gölden yeniden güçlenerek çıkması ve bu sefer çığlıklarıyla kendisini de delirtebilmesi ile genç adam da kendisini hezeyanlarla gölün derinliklerine doğru sürüklenirken buluyor. En başından beri aralarında bir çıkar çatışması varken bu çatışmadan ikisi de iyi kazanımlarla ayrılabilecekleri bir konumdan vazgeçmeleriyle birlikte kimsenin hiçbir şey kazanamadığı, kısacık bir aşk hikayesine dönüşüyor hikaye.

Hikayeyi yorumlayan çoğu izleyici, genç adamın açgözlü insanoğlunu, kadının da gölle birlikte doğayı temsil ettiğini, doğanın tehlikelerinden korunabilecek kadar evrilen insanoğlunun doğayla birlikte yaşamak yerine doğayı tahrip etmeye devam ettiği takdirde kendi sonunu getireceği şeklinde de yorumlamış ancak bu yorumlar artınca yönetmen hikayenin günümüz kadın erkek ilişkilerinden ilham aldığını açıklamış. Ben de ilk izlediğimde büyüleyici bir aşk savaşı diye düşünmüştüm açıkçası. Birlikte yaşayabilecekken yaşayamayan insanların hikayesi Jibaro. Kendi gölünüzün hanımını ya da kendi Jibaro'nuzu bulduğunuzda onunla birlikte suların üzerinde danslar ederek yaşamak yerine onu yaralamak, delirtmek ne kadar fena bir seçim olsa gerek. 

Bir de bu yeni animasyon teknikleri, CGI ve tüm modern zımbırtılar, sanatla olması gerektiği gibi birleşince estetikte ne kadar yepyeni kapılar aralanıyor, Jibaro bana bunu da düşündürdü. İnanılmaz bir güzelliği var kadının hareketlerinin de, askerin mimiklerinin de...

Bir ara kendisini de anlatmayı düşündüğüm bir yıl kadar önce keşfedip çok etkilendiğim bir sanatçı olan Jonathan Hulten'ın sahne kıyafetleri de gölün hanımının tarzına çok benziyor, kendisi de izledi mi acaba bu animasyonu, Jonathan Hulten'dan da iyi bir siren olurmuş.



Etiketler

alıntı (2) animasyon (1) aşk (1) biyografi (1) çizgi film (2) dizi (4) edebiyat (1) film (3) kitap (2) korku (1) müzik (3) oyun (3) öykü (3) sanat (3) şarkı (4) şiir (1) video (6)