13 Ağustos 2024 Salı

RPG Türü Oyunlarda Romans

     Son zamanlarda arka arkaya oynadığım Baldur's Gate 3, Dragon Age serisi ve Divinity: Original Sin 2'den sonra bu tür oyunlarda en keyif aldığım şeylerden birinin romans sistemi olduğuna artık kesin kanaat getirdim. Bir bilim kurgu ya da fantastik yapımda en keyif aldığım şey de o yapımın içindeki aşk ve dostluk hikayeleridir zaten, bu romanlarda da, dizilerde de, filmlerde de böyle. Kurgusal bir evrende, o evrenin sistemini, işleyişini, o evrendeki zorlukları, kuralları hikaye anlatımında sererken içine dostluk ve aşk öyküleri de işlendiğinde o evrenin insani yönünü de keşfetmemiz sağlanır çünkü. Beni de sıradan bir oyuncudan bir anda hardcore oyuncuya dönüştürüveren kritik öge, rol yapma oyunlarındaki romans sistemi oluverdi, artık eminim. Baldur's Gate 3'ü, altı kez baştan sona bitirdim, Dragon Age serisini yutar gibi üç oyunu arka arkaya oynayıp son oyunu bir de canon world state dışında default world state ile başlattım, Divinity: Original Sin 2 de bu aralar tüm gecelerimizi meşgul ediyor. Neden? Çünkü içlerinde çok tatlı aşk ve dostluk hikayeleri var. 


    Aslında The Witcher 3: Wild Hunt'ta da Geralt olarak rol yaparken daha oyunun içinde görmediğim Yennefer'a karşılaşınca veririm diye yollar boyu çiçekler toplamamdan da belliydi. Witcher'da "Triss mi, Yennefer mı?" seçimi benim için çok kolay olmuştu, Triss çok güzel, masum, çocuksu bir karakterdi ve aslında Geralt'ın orijinal aşk seçimiydi ancak bütün oyun boyunca Yennefer'a ulaşmak için verdiğimiz mücadeleler, oyun boyunca şarkılarla Yennefer'a kurulmamız, o aşkın daha gizemli ve zor olması benim seçimimi Yennefer'dan yana yapmama neden olmuştu. İlk romans seçimim, Yennefer imiş, henüz rpg romansları hakkında bilinçli bir keyif almadan... 



    Sonra, Baldur's Gate 3 geldi, aklımı aldı, aylarca, sanırım üç ya da dört ay boyunca oyunu her bittiğinde yeni bir ırk ve sınıfla yeni bir oyuncu karakteri oluşturarak oynadım. Hala Eylül patch'ini bekliyorum, dark urge karakterine eklenecek yeni sonları, yeni sinematikleri, yeni rotaları keşfetmek için. Oyunun aklımı almasındaki en büyük sebep, hem hikayeyi, Forgotten Realms evrenindeki o detaylı, ayrıntılı rol yapma olanağını sevmem, hem de içindeki dostluk, arkadaşlık ve romans rotalarının aşırı detaylı olmasıydı. Astarion'a basbayağı aşık oldum, hikayesindeki her budaklanmanın sonucunu gördüm, her arkını oynadım, görmediğim tek rota kalmıştı, onu da göreyim diye başlattığım son oyunum hala devam ediyor. Heroic Tav/Spawn Astarion, Resisting Dark Urge/Spawn Astarion, Embracing Dark Urge/Ascended Astarion görüldü, yalnızca Heroic Tav/Ascended Astarion'u görmedim, onu oynamak için açtığım Tav'ı drow ırkı ile oluşturunca o da biraz Chaotic Tav/Ascended Astarion olacak şekilde ilerliyor ama olsun. Astarion, BG3'teki ana romans seçimim, oyunu bir kez de Gale romans rotasıyla bitirdim, çok az keyif aldım. Astarion'un yapısı, oyunu çok iyi hale getiriyor çünkü, iyi seçimlerle de, kötü seçimlerle de çok iyi bir partner oluyor yanınızda, Dark Urge'ün vazgeçilmez companion'ı olduğu gibi heroic karakterinize göre de çok güzel şekilleniyor. Romans rotası en detaylı ve en zor olan karakter olduğu için uğraştıkça elde ettiğiniz karakter gelişimi oyundan daha çok keyif almanızı sağlıyor. Bir kez, Astarion romansına Halsin'i de dahil ettim, o da ilginç bir detay oldu ama çok eşli bir karakterin rolünü yapmak çok da hoşuma gitmedi, save dosyasını geri aldım. Gale romans rotasına girene dek de Act 1'de Astarion ve Gale ile aynı anda iki rotayı da başlatarak oynadım, kaotik bir roleplay'im vardı, en sonunda Astarion da, Gale de karar vermemi istediğinde "Bu kez de Gale'i göreyim," diyerek Gale'de karar kıldım. BG3 erkek koleksiyonum üç dört kez Astarion, bir kez save dosyası geri alınmış Halsin ve bir kez de Tanrı rotasındaki Gale.


    Astarion, vampir yüce elf şarlatan geçmişli rogue olarak her oyunumda çok işime yaradı ama bazı oyunlarda kendisini hırsız alt sınıfı yaptım, bazı oyunlarda çoklu sınıf olarak bard ve monk seçtim, şimdi en son oynadığım oyunda barbar rogue olarak çoklu sınıfa sahip, her oyunda kendi Astarion'umun imzası gibi Volo'nun gözünü ona verip kendisini bir Van kedisine dönüştürdüm. Her kilidi açan, her şeyi çalan, kimi oyunlarda vampir lordu olsa da genelde vampir tohumu olarak kalan sevgili rogue'um.



    Halsin ayısını bir oyunda Astarion ile ilişkimize dahil ettim, çünkü Sharess' Caress'teki drow ikizlerle olan diyaloga yanımızda Halsin varken dahil oldu ve Halsin'i terslediğimde Astarion da disapproval verince karakterin kodlarında Astarion'un da Halsin ile üçlü bir ilişkiyi onayladığını keşfettik. Astarion approval'ı için Halsin'i de araya sıkıştırdık, normalde drow ikizlerle olan orgy'de Astarion çoğu zaman pişman olurken işin içinde Halsin de olunca bir de keyif almaz mı işten... Ama roleplay'e o şekilde devam edip bütün oyun boyu romanslanmış Halsin de istemediğim için yine de save dosyası geri alındı, Sharess' Caress'e girilmeden Halsin kampa gönderildi araya karışmasın diye, öyle devam edildi oyuna.



    Gale, bütün oyunlarda partimden genellikle eksik etmediğim, wizard olarak olmazsa olmaz companion'ım. Arkadaşlık rotasını da çok seviyorum, Gale'i patlatarak oyun sonuna gittiğim oyunlarımda hep çok üzüldüm, Gale'in elini kestiğim evil run'larda bir oturup ağlamadığım kaldı, oyun boyunca Gale'in sesini duymadığımda kahroldum. Gale'in partide olması bana hep güven veriyor, incantation seslendirmeleri de, büyü animasyonları da aşırı karizmatik, en sevdiğim companion, romanslı Astarion'a rağmen hep Gale oluyor, Gale konuşsun, bir şeyler anlatsın, espriler yapsın, bilgiçlik taslasın diye gözüm hep onda. O yüzden bir kere de onu romanslayayım dediğimde pek de keyif almadığımda hayal kırıklığı oldu, romans rotası Mystra yüzünden çok çekilmez oluyor. Act 2'de bile hala "Mystra'yı aslında tam olarak unutmuş sayılmam," diyen Gale, Act 3'teki Mystra yüzleşmesi falan romans rotasını uyuz hale getiriyor. Astarion'dan şaşmamaya devam...


    Genelde roleplay oyunlarında self-insert işini sevdiğim ve kadın karakter açıp erkek karakter romansladığım için kadın karakterlerin romans rotalarını ancak orijin karakter oynuyorsam görebiliyorum, bir kez Astarion orijini oynarken Astarion içinde benim olmadığım evrende de yalnız kalmasın diye de Shadowheart romans rotasında da ilerledim. Shadowheart moron bir tip olduğu için iki act boyunca sıkıcıydı ama son act'te açıldı romansı, keyifliydi, Astarion ile birbirlerine yakıştıkları için sinir oldum, bir daha asla.





    Dragon Age Origins'teki ve Dragon Age evrenindeki ilk romans rotam, kanon oyuna başlarken Alistair idi, kimse beni uyarmadığı ve hiçbir spoiler almadığım için mahvettiğim bir rotaydı. Female elf mage olarak oynarken Alistair'i şakalaşa şakalaşa partimde tuttum, her espri ve şaka diyaloğunda Alistair'i sürekli zorladım, sınırlarını zorlaya zorlaya, her şaka diyaloğunu kaldırdığı için müthiş eğlene eğlene resmen yanlışlıkla romans rotasına girdim. Zevran'dan daha çok hoşlanmıştım ama Alistair çok şekerdi, seslendirmesi de diyalog ağaçları da çok tatlıydı, yanlışlıkla partnerim yapınca da "Artık madem romanslandı, gel seni kral yapayım ya," diye kral rotasına soktum, ben de kraliçesi olurum diye düşünüyordum kiiiii elf bir mage'i insan soylusu templar geçmişli krala tabii ki yar etmediler, Hero of Ferelden warden'ım kahramanca ölmeyi tercih etti oyun sonunda. Kanon dünyada Alistair de kral olarak kaldı, her oyunda karşıma sonradan kral olmuş haliyle geldikçe "İyi, terk ettiğine değdi bari," diye dertlendim biraz. Gülünü bile envanterimden hiç ayırmamıştım aah ah. Bir de Origins'teki üç piksel haliyle romans yapıp cefasını çektik, Inquisition'da ne şekil olmuştu öyle, aah ah.




    Dragon Age 2'deki romans rotam, tiksindiğim ve hiç hoşlanmadığım tek romans rotası, Anders. Çünkü 2'de bir ara actler arası geçişi güzel hesaplayamadım, henüz Fenris'i bulmadan Varric expedition görevi için hazırız dediğinde atladım, oysa Alistair'den ağzım yanınca bu sefer romans rotalarının detaylarına da bakmıştım ve Fenris'e göz dikmiştim bile ama Fenris'i bulamadan oyunu ilerletince Fenris bir daha karşıma çıkmadı ve Anders'e kaldım. Oyun romanssız da geçmesin diye istemeye istemeye Anders'i romantik partnerim yaptım, hiç keyifli değildi, gelip evime yerleşince eve mektuplarımı kontrol etmeye gittiğimde falan evde gördüğümde tiksindim. Pis. 


    Solas, kanon oyunum için seçtiğim romans olmasından muhtemelen Veilguard'da pişman olabileceğim, ama Astarion ile beraber oyun dünyasındaki ikinci aklımı alan karakter, Inquisition'da, Dragon Age'in birbiri üzerine eklene eklene devam eden evrenindeki son romans seçimim. Bayağı aklımı aldı, oyun boyunca beni sersem etti, Solas ne derse onu yaptım, yine de Corpyheus sonrası partiyi terk etti, Mythal Temple sonrası karakterimi terk etti, Trespasser'da partiye de bana da dönmedi, çünkü hepsi de kaçınılamaz durumlarmış, bunu yarı spoiler alarak oynuyordum, döndürme ihtimalim var mı bilemiyordum, karakterimi terk ettirmeme ihtimalim var mı onu da bilemiyordum, her travmadan sonra "Aaaaa?" diye Reddit'e koştum, hepsi de kanonikmiş, kodları öyleymiş, her halükarda her noktada terk ediliyormuşum, üzüle üzüle, dertlene dertlene oynadım durdum bu adam yüzünden oyunumu. Engizitör oyuncu karakterim de female elf mage idi, Solas'ı kurtarmayı seçti, Solas tarafından terk edilse de, bakalım Veilguard çıkınca bu kararımız bize dünyada kaç yıla mal olacak. 




    Inquisition'da bazı diyalogları romans diyaloğu mu, heroic diyalog mu, confused diyalog mu diye ikonlarına bakmadan omurilikten hızlıca seçerken Cullen'a bu sahnede, Solas romans rotasında ilerlerken "Daha sık satranç oynamalıyız," dediğimde Cullen şaşırıp "Aa, ben Solas'ın arkadaşlığını tercih ediyorsun sanıyordum," dedi ve o diyaloğun ikonunun kalp ikonu olduğunu hatırladım. Cullen'a "Evet, arkadaşça da satranç oynayamaz mıyız sarı oğlan?" diyerek diyalogdan ayrılsam da Cullen'ın da etrafında özellikle Solas beni terk ettikten sonra dört döndüğüm ama Trespasser'da Solas ile karşılaşacağımı bildiğim için o rotaya da girmek istemediğim için içimde kalmasın diye Inquisition'u bir de default world state ile yeniden oynamaya başlayıp Cullen'a da şu aralar her fırsatta "Ee Cullen, anlat bakalım nasıl gidiyor işler?" diyor, etrafında daireler çiziyor, karakterimi oyundan çıkarken bu sefer Solas'ın odasına değil, Cullen'ın yanına park ediyorum. Çünkü esasen engizitöre yakışan rota da o. Köpeği de var Cullen'ın oyun sonunda. Solas yüzünden oyun boyunca köpeğimiz yoktu, dread wolf'un olduğu yere köpek gelmezmiş diye. Köpeğiyle tavladı beni Cullen, sırf kanon oyun Solas'ta kalsın diye yeniden Keep save'ini almadım ama default world state'te bir de Cullen görmek istedim. Commander ya.




    Vee, vampirdir, dread wolf'tur derken düştüğümüz durum, ta-daaaaa: undead. Divinity: Original Sin 2'de, Ifan Ben-Mezd gibi bir karizma dururken ben ne yaptım, Fane'in diyalogları ve seslendirmesi çok eğlenceli diye gidip gönlümü bir undead'e kaptırdım. Damarında kanı akan companion sevmiyorum sanırım. Fane ya, şekerim, Blackpits'te Eternal ırkının kaderini araştırıyoruz henüz, romans rotası açıldı ama henüz kilitlenmedik galiba, bakalım neler olacak. 


    Mass Effect serisi için de şimdiden Garrus'a göz koydum, Divinity biter bitmez de sanırım ilk oyunda değil ama ikinci oyunda Garrus'tayım, bekle beni Garrus.


    

20 Mart 2024 Çarşamba

Bir Kurgusal Karaktere Aşık Olmak: Baldur's Gate 3 - Astarion Romans Rotası İpuçları - Spoiler İçerir

  Kendimi ne kadar "oyuncu" olarak görmesem de, bunu bir titr gibi üzerimde taşımayı sevmesem de ne yazık ki ben de aslında bir oyunu sevdim mi tüm boş vakitlerimde sadece o oyunu oynamayı tercih eden, geceleri uykusuz kalmayı göze alan, bir oyun oynarken genellikle uzunca bir süre başkaca hiçbir hobiyle uğraşmayan sıradan oyunculardan biriyim. En son Hogwarts Legacy oynarken oyunu bitirene dek başka hiçbir şeyle ilgilenmemiş, oyunun bittiğini de epeyce kabullenememiş, bize özgür oyun imkanı sunmadığı için oyunda yapılabilecek her şeyi yaptıktan sonra boş boş Hogwarts içinde dolanmıştım. Şimdi de Baldur's Gate 3'e çok fena kapıldım.


 Oyunu ilk çıktığından beri eşim zaten oynamayı çok istiyordu. Eşimin de frp deneyimi var, benim de D&D setting'ine, klaslara, ırklara dair fantastik seriler sağ olsun epey bilgim var. Ravenloft ve Dragonlance romanlarından okuduğum kitaplar var, bu yüzden mesela bazı oyuncular "Vampir elf olur mu be?" diye tepki gösterebilecekken ben Astarion'la karşılaştığımız, kampta ilk kez konuştuğumuz anlarda "Bu adam vampir değil mi?" demiştim. Eşim, oyunu beraber oynarsak çok keyif alabileceğimizi düşünüp konsolda bölünmüş ekran modunda bir oyun başlattı, daha önce kendisi de oyuna başlayıp bir yere kadar ilerlediği için Astarion karakterinin ne kadar bana hitap edeceğini de tahmin edip "Bir tip var aşırı seveceksin, onu görmen lazım, onu gör onunla oyna diye çok istiyorum," diyerek beni başına oturttu, kendi başına gelecekleri hiç tahmin edemedi. 15 gündür evde her boş anımızda Baldur's Gate oynuyoruz, hem de ilk bir buçuk haftalık save'imizi ben Astarion dinamiğini mahvettim diye çöpe attığımız için baştan başladık bir yerde, öyle oynuyoruz.


 Oyunu oynayan çoğu oyuncunun teorisine göre, Baldur's Gate 3, resmen aslında gizli gizli Astarion'un üzerinden kurgulanmış bir oyun olabilir. Çünkü diğer companionlar da çok derin, incelikli, karakter gelişimine açık questlinelar ile geliyorlar ama Astarion, karaktere nasıl yaklaştığınıza göre size questline'ını çok daha başka şekillerde sunuyor. Oyunun poster çalışmalarında en önde konumlandırılan ve elini uzatarak sizi o dünyaya davet eden de Astarion zaten. Eğer romans rotası açarsanız elini size bir sahnede gerçekten sunuyor da. Astarion karakterini yanınızda düz, sıradan bir companion olarak taşırsanız da avantajlı, size gelişi orijinalinde rogue elf, çevik, gizlenmeye elverişli, silah kullanabiliyor, manipülatif, ok atabiliyor, bazı büyüleri fey soyundan geldiği için öğrenebiliyor, Astarion'u geliştirmek ve kombatlarda kullanmak çok akıllıca. Astarion karakterini yanınızda çok iyi bir arkadaş olarak taşırsanız, karakter ile ilişki düzeyinizi yükseltirseniz questline'ı farklı ilerliyor, onu kimi konularda ikna etmeniz daha kolay oluyor, hikayesini size daha çok açmaya başlıyor. Ama Astarion ile romantik yola saparsanız oyun i-na-nıl-maz bir hale geliyor. 


 İlk oynadığımızda ben Astarion'u çok sevdim, zaten vampirleri çok severim, karakterin seslendirmeni ve motion capture oyuncusu olan Neil Newbon harika bir iş çıkarmış, karakterin tiyatral yapısı, aksanı, büyülü tavrı çok hoşuma gitti. İki oyuncu tek ekranda oynadığımız için kendimize birer companion seçebiliyorduk, Astarion'u gördüğüm andan beri başka companion'um olmadı zaten. Ama ilk oyunumuzda ben bazı seçimlerde o kadar da ileriyi göremedim, romans rotası olabileceğinden haberim yoktu, karakterin bize göre bu kadar şekilleneceğini bilmiyordum ve Act 1'i hiç romans açmadan bitirip ancak Act 2'nin sonlarına doğru "dear" ve "darling" hitaplarını almaya başladığımda "Bir dakika ya, oluyor muydu öyle?" diye oturup internetten araştırmaya başladık. Ben, Astarion bize hiç yüz vermez sanıyordum, kampta Gale, Karlach, Lae'zel, Halsin ve hatta Wyll bile bizi romansa götürecek küçük diyaloglar açmışlardı, eşim bir kez Gale'in kalbini kırıp sonra Karlach ile flörtleşiyordu ama Astarion beni Act 1'deki tiefling kutlaması sahnesinde doğrudan reddetmişti. O da öyle bir karakter demek ki deyip üzerinde durmamıştık ama karakter gelişimi bana göre ilerledikçe Act 2'de bunun ışığını gördük. Oturup araştırınca da meğer Act 1'de yaptığımız bazı şeylerin fark etmeden Astarion'u üzdüğünü, kızdırdığını, o yüzden bize bu kadar geç flört yolunu açtığını fark ettik. Ben hemen heyecanlanıp "O zaman bundan sonra açarız bu yolu!" dedim ama eğer Act 3'ü sevgili olarak geçirirsek bunun çok daha iyi olacağını ve artık bu kadar geç açılan romans rotasıyla muhtemelen ancak Act 3'ün sonlarında sevgili olabileceğimizi fark ettik. 


 Act 2'deyken, Act 1'in haritasına geri dönüp yine de role play'den çıkmayarak o haritayı biraz daha gezip belki Act 3'e geçmeden yine de Astarion'un kalbini hala kazanırız diye düşündük ama Act 2'de de çok ilerlemişiz, bu yüzden Act 1'e dönen kapı bize "Artık geçmişle ilgilenme değil önümüze bakma zamanı" diyerek açılmadı. O anda ben biraz üzüldüm diye eşim, bir buçuk haftalık save dosyasını gözünün yaşına bakmadan geride bırakıp "Sen mutlu olacağın oyunu oyna, en baştan başlar bu sefer Astarion'u kazanırız sana, en nihayetinde neleri yanlış yaptığımızı öğrendik" deyiverdi. Kendinize böyle eş bulun. Ama işin şakası bir yana, onun da çünkü işine geldi, Astarion'un karakter gelişimine göre Act 3'e sizin arkanızdan da iş yapan, manipülatif, sizi hiç umursamayan, şarlatan bir Astarion'la girmek yerine size değer veren, açık, hikayesini eksiksiz anlatan ve questline'ını size sunarken tüm ihtimalleri de sizinle paylaşan bir Astarion çok daha makul çünkü. 


 Ve biz basbayağı oyuna en başından yeniden başladık. İyi ki de başlamışız, bir iki günde yeniden Act 2'ye ulaştık, Astarion'un hikayesi de daha şimdiden çok daha efsanevi ilerliyor, karakterin gelişimi daha şimdiden harikulade oldu, o yalancı, pis, tiyatral Astarion'u love confession sinematiğinde ona sarılarak kırdığımız anda zaten çok duygulandık, daha şimdiden bizimle çok daha yumuşak bir tonda konuşuyor, artık bize her şeyini açıkça anlatıyor ve kendi rotasını samimiyetle paylaşıyor. 


 Ben ilk oyunumuzda Astarion'un ne kadar kaotik bir karakter olduğuna çok dikkat etmemiştim. Aslında bunun ipucunu size küçük küçük sunuyor. Irkçılığa uğrayan, sevilmeyen, kötü olarak kabullenilen karakterlere karşı sempatisi var, kimsenin sevmediği tiplere karşı hassasiyeti var, kendisi de vampir olarak dışlandığını düşünüyor ve kendini kötücül ırklara daha yakın buluyor. 200 yıl boyunca esir tutulduğu ve kullanıldığı için genel olarak tüm dünyaya karşı kindar, "Kimse ben kaçırılıp 200 yıl boyunca işkence görürken bana yardım etmedi, ben neden başkalarına yardım edeyim ki?" diye düşünüyor. Bu yüzden bağlı companion'unuz oyken heroik bir karakter oynarsanız sizden kolay kolay da hoşlanmıyor. Benim en çok zorlandığım nokta buymuş, ben kendim gibi oynayıp tatlı, iyimser, iyi kalpli, herkese yardım eden bard bir orman elfiydim, bizden yardım isteyen kimseyi geri çevirmedim, kimseyle kaba konuşmadım, dalga geçmedim ve Astarion bu yüzden Act 1 boyunca benden hiç etkilenmedi. Astarion'un bizden etkilenmesi için durduk yere kahramanlık taslamak yerine bizim de biraz dalgacı, yerine göre acımasız, kaotik bir tip olmamız gerekiyor ne yazık ki. İkinci oyunumda içimin pek elvermediği dalgacı diyaloglarım oldu ama tüm o diyaloglarda Astarion da benimle beraber dalga geçtikçe sonradan sonradan bu yol da hoşumuza gitmeye başladı. Eşim "Sırf Astarion tavlayacaksın diye kendi karakterinden çıkmak nasıl bir his?" diye dalga geçerken içimdeki toksik dürtü tetiklendi: "Tavlayana kadar ben de onun gibi kaotik bir tip olacağım ama bir kez tavladıktan sonra ben onun içindeki yumuşak, iyi tarafı ortaya çıkaracağım," deyiverdim, ama gerçekten de öyle de oluyor, karakteri öyle yazmışlar.





 Astarion'un peşinde, eski işkencecisi ve vampir lordu Cazadar'ın peşine taktığı bir vampir avcısı var. Benim ilk oyunda yaptığım en büyük yanlış, vampir avcısı ile konuştuğumuz sahnede seçtiğim diyaloğun beni sonradan Astarion ile üzerine konuşabileceğimiz ve orada aslında onun arkasında durmak için öyle yaptığımı anlatabileceğim bir diyalog olduğunu zannetmemdi, oradan sonra toparlayamamışım Astarion'un güvenini. O diyalogda bir kez Astarion'u ele verip de ondan "You, idiot!" tepkisini aldıktan sonra konu hakkında bizimle konuşurken kendimizi açıklamamıza izin vermiyor. O yüzden o olayda vampir avcısıyla işleri nasıl yönetmek istediği konusunu tamamen Astarion'a bırakmanız lazım. Ben "Al, aradığın vampir yanımızda, ne yapabilirsin ki burada, yanında biz de varız, sıkıyorsa avla bakalım!" dediğimi sanmıştım, ama ben onu açık ettiğim anda Astarion'un bana olan güveni kırılmış. Astarion'a dönüp "Bu konuda ne yapmak istersin, bak, Astarion adında bir vampir arıyorlarmış, sen biliyor musun öyle birini keh keh?" falan diyerek ilerlemeniz lazım. Ben savunacaktım çocuğumu aslında, kaldı ki savundum da kombatta, ama açık ettiğim için çok fena kaybetmişim.


 Astarion, ne kadar 200 yıldır dünya yüzü görmemiş bir karakter olsa da, güzel sanatlara, güzel yemeklere, şaraba, müziğe, kitaplara, hayvanlara düşkün bir yüksek elf, şehirli bir tip. Npc diyaloglarında bunlar da etkili oluyor. Benim bard oynamam, ilk oyunumuzda Astarion'u güvensiz haliyle bile bana karşı kıran bir etkendi. Bizim npc diyaloglarımızda arkamızda bize bağlı olan companion'umuzun da yüz ifadeleri ilişki durumumuza göre şekilleniyor, bizden hoşlanmayan Astarion bazı diyaloglarda yüz buruşturuyor ya da sıkılıp etrafa bakınıyor. Ama ne zaman ben npc diyaloglarında npc'lere kibarlıkla ya da ikna veya gözdağı yoluyla yaklaşmak yerine bard seçenekleriyle rol yapsam, sanatsal yaklaşsam, laf ebelikleri yapsam Astarion benim karakterime gururla ve gülümseyerek bakmaya başlamıştı. Şimdiki oyunumuzda da buna dair ufak tefek diyaloglar çıkıyor. Astarion'un çocuklara karşı tepkileri çok random imiş, kimi oyuncuların Astarionları çocukları da korumak istiyor, seviyor, kimilerininki çocuklara karşı özel bir hassasiyet taşımıyor ve kimilerininki ne yazık ki çocuklardan pek hoşlanmıyor. Benimki sanırım hassasiyetsiz bir Astarion, Arabella'yı kurtarma quest'inde ilk oyunumda çocuğu kurtardığımda Astarion'un antipatisini aldım diye ikinci oyunumda kendi haline bıraktım içim parçalanarak, ama bu sefer de sempatisini de alamadım. Çocuk konusunda oyun tamamen sizin Astarion'unuzda zar atıyor. Keşke kurtarsaydım. 


 Halsin'in kendi kampındaki işleri düzelttiğinizde ve tieflingleri kurtardığınızda Halsin "Bu gece sizin kampta kutlama yapalım," diyerek çoğu companion ile ilk flört yolunun açıldığı kutlama gecesinin müjdesini verecek. Ben ilk oyunumuzda Astarion ile ilişki düzeyimiz henüz nötr iken Astarion'la bir kere şansımı denedim, onda da "Seninle birlikte olmak mı ıyy?" dedi, daha da büyük hatayı "Dur azıcık başkalarıyla konuşup kendisine geri döneyim, belki fikri değişir, diyaloğu unutur karakter," diyerek yaptım, oyunda hiçbir karakter hiçbir diyaloğu unutmuyor ve çok incelikli yazılmış bir oyun çünkü bu, kendisine geri döndüğümde bu kez de "Acınası olma, komik oluyorsun," dedi, kalbim kırıldı. O noktada romantik geri dönüş alabilme umudum tamamen bitmişti zaten. İlk oyunumda Act 2'de oyunun Astarion dinamiğini de öyle bir bozdum ki, beni reddeden Astarion da onca onu düşündüğüm ve kalbini kazandığım aksiyondan sonra yine de bana yürüyemedi, ben ekran başında ayrı salak oldum, Astarion oyunun içinde ayrı salak oldu, Act 2'de bazen darling diyor, bazen "Beni neden rahatsız ediyorsun?" diyordu bana. Şimdiki oyunumda, Astarion ile ilişkiyi daha en baştan çok yüksek ve sonra da hemen ardından istisnai seviyeye getirdiğim için benim Astarion'um daha tiefling kutlaması gecesini beklemeden bir gece kampta beni kaçamak yapalım diye çağırdı ve sırtındaki işkence ile kazınmış rünleri daha Raphael ile hiç karşılaşmadan, kutlama gecesini bile beklemeden görmüş olduk. Samimiyetle izleri hakkında bizden yardım istedi, henüz Raphael ortada yokken bu izleri çözmek istediğini anlattı, ilk oyunumuzdaki ketum Astarion, Raphael'den ne isteyeceğini bile söylemiyordu, sırtındaki izleri Astarion'u hiç çıplak görmediğimiz için hiç görmemiş, üzerine konuşamamıştık. Tiefling kutlaması gecesine, önceden de bir kez beraber olduğunuz Astarion ile başlarsanız o gece de sizinle tatlı tatlı flört ediyor, o gece de birlikte olabiliyorsunuz kendisiyle, ama dikkat edin, o gece size bir kez "I love you" dediğinde o hala manipülatif kişiliği kırılmış bir Astarion değil. Bunu guideline'da görmeden de tahmin etmek de çok mümkün zaten, karakter hala manipülatif, sizi elinde oyuncak etmeye çalışan, ama sizden bir yandan da etkilenen bir karakter, sadece iki kere beraber olmuş oluyorsunuz ve henüz sevgili değilsiniz. Bunu görememiş olan kadın oyuncuların bazıları ileride çok üzülmüşler, love confession sahnesini tetikleyemeyip Act 2'de ya da Act 3'te Astarion tarafından yarı yolda bırakılan, "Benim için hiçbiri gerçek değildi," diyen Astarion yüzünden hayal kırıklığına uğrayan çok fazla oyuncu var. "Sevgili olduğumuzu sanıyordum, istediği yolu tercih etmeyince beni terk edip gitti, neyi yanlış yaptım?" diye şaşıran çok. 


 Astarion, elde etmesi zor bir karakter olarak yazılmış ama hikayesinde önce sizin karakteriniz Astarion'a vurulsa da eğer işleri doğru yaparsanız Astarion size daha da derinden vuruluyor. Love confession'unu iki farklı şekilde alabiliyorsunuz Act 2'de, ben ilk oyunumda ikisine de çok yaklaşmıştım ama Act 1'de hiç flört edemediğimiz için sadece bana güvenmeye ve değer vermeye başladığını söylemekle yetinmişti. Şimdi, love confession, iki seçenekten birinde çıkacak, ikisini de denedim, birini alırsanız diğeri tetiklenmiyor. Benim gönlümden geçen, Raphael ile olan anlaşmasına yardım ederek Astarion'a ne kadar değer verdiğimi göstermekti, o çok daha samimi bir confession tetikliyor. Ben şimdiki oyunumda bunu alıp bundan sonra guideline takip etmeden sevgili olduğum Astarion ile yoluma devam ediyorum, ama diğerini de gördük, o da eşimin de içine sinmedi, "Biz daha samimi bir itirafı hak ettik!" diyerek oturup save'i yine geri alıp üç saat Raphael görevine geri döndürdü bizi. Daha az samimi olan aşk itirafı sahnesi, Moonrise Tower'da drow Araj Oblodra ile "Vampir arkadaşın beni ısırabilir mi, en büyük fantezim buydu," diyaloğundan sonra açılıyor. Eğer orada Araj ile Astarion arasındaki konuşmada da Astarion'a birey olduğuna dair saygı duyacak diyalogları tercih eder, Araj'ı ısırıp ısırmama kararını ona bırakırsanız Astarion tatlılaşıyor, ömrünün 200 yılı sürekli birinden emir alarak geçmiş ve ona sürekli yeni kurbanlar getirirken yakışıklılığını kullanarak kendini fantezi unsuru olarak gören kadınları tavlamaya çalışmış bir Astarion, ilk kez hiç de çekici bulmadığı birini ısırmak zorunda bırakılmıyor, hiçbir şeye zorlanmıyor ve seçimlerine saygı duyulduğunu hissediyor. Bunun üzerine size daha oracıkta teşekkür ederek Araj'ı reddediyor ve o gece kampta dinlenirken sizi diyaloğa çağıran bir sinematik açılıyor. Benim ilk oyunumda da ben bunun bir love confession tetikleyicisi olduğunu bilmeden Astarion'a aynı şekilde davranmıştım ve bana o gece "Aslında ben böyle bir fırsatı niye reddettim bilmem, o drow'dan alacağımız iksiri hem sen de kullanırdın, ama içimden ısırmak gelmedi, bana saygı duyduğun için teşekkür ederim," deyip geçmişti sadece. Flört ettiğimiz ve daha önce iki gece beraber olduğumuz Astarion, "Ben hayatım boyunca manipülasyonla, yakışıklılığımla efendime bir sürü kurban götürdüm, birlikte olmak istemediğim birçok kadınla birlikte oldum, ilk kez sen beni böyle bir şeye zorlamadığında içimde bir şeyler kırıldı, seni de diğer kurbanlar gibi düşünüp kullanırım sanmıştım ama artık seni de ısırmak için manipüle etmek istemiyorum, aramızdaki şeyin daha farklı olmasını istiyorum, sana gerçekten değer veriyorum," dedi. Bu itiraf o kadar hoşumuza gitmedi, benim de gönlümde sırtındaki rünler ile ilgili yoldan ilerlemek vardı, save'i geri aldık.


 Eğer Raphael ile Astarion'un anlaşmasını gerçekleştirmesi için orthon öldürme görevini yaparsanız orthon'u biraz uzun süren bir kombat sonrasında hallettiğinizde Astarion daha oracıkta "Benim işim için bu kadar uğraştığına inanamıyorum, sanırım sen sandığımdan da daha iyi bir yol arkadaşısın ha?" deyiveriyor. Orada "Ben bu itirafı kendi istediğim gibi alacağım," diyerek yine guideline'ı bir yana bıraktık, Astarion'a "Teşekkür et ayı, o kadar uğraştık," diyaloğunu seçtim, o da hoşuna gitti. Eşimle kıkır kıkır gülerek Astarion'un tepeden bakan tavrının kırılmaya başlamasını izledik oturup. O kombattan sonra kampa gittiğinizde Raphael kampta beliriyor, Astarion'a rünlerle ilgili bilgi vermeye başlıyor, sonra yeniden geleceğim diyerek gidiyor. Eğer o gece love confession alamasanız bile kampta bir sonraki gece Astarion sizi yanına çağırıp bu sefer gerçek ve güzel bir sevgililik başlangıcı konuşması yapıyor: "Seni ilk gördüğümde 200 yıllık alışkanlığımla seni kullanmak için manipüle etmek istedim, elde ettiğimi de düşündüm, her şey çok basit bir plandan ibaretti, seni kendime aşık edecek ama ben sana aşık olmayacaktım, ama sen bu yolculukta benim yanımda olmaktan başka bir şey yapmıyor, bana saygı duyuyor ve beni düşünüyorsun, planım suya düştü çünkü sürekli seni düşünüyorum. Sen gerçek bir şeyi hak ediyorsun, ben de bizim gerçek bir çift olmamızı istiyorum," dedi. Diğer diyalog seçenekleri bu konuşmayı nereye götürür bilmiyorum ama ben bunu duyar duymaz Astarion'a sarıldım, sarıldığımız anda Astarion'un tüm manipülatif hali tamamen kırıldı, iki yüz yıldır kendisine muhtemelen ilk kez biri sarıldı, şaşırdı, sonra elini bize sundu ve o noktada legit bir çift olduk. 





 Bu iki confession'dan birini tetiklemediyseniz Act 2'de de, Act 3'te de hala sizinle kendi amaçları için birlikte olan Astarion'u companion olarak taşıdığınızı unutmayın demişler hep, Act 3'te belki ileride tetiklenen başka yollar vardır ama Act 3'e romantik Astarion ile girseniz bile ilişkinizi resmiyete dökmeden hala size kendi questline'ını tam anlamıyla açık olarak sunmayacak. Ben istediğim love confession'unu aldıktan sonra role play'den yine çıkmamak için başka şeylere bakmıyorum ama tahmin edilemeyecek şeyler değil, Cazador'un yükselme planını hem bozmak istiyor, hem de içten içe Cazador'u alt ettikten sonra yükselme planını kendisi için uygulamayı da düşünüyor hala Astarion, onun gücünü kendisi elde edip kendi isteği doğrultusunda kullanmayı da hala ciddi ciddi düşünüyor ve bunları sevgili olduğumuz için muhtemelen artık bize de danışacak, ilişki düzeyi ve romantik ilişkiler, companionlar hakkındaki yönlendirmelerimizde farklı seçenekler sunuyor çünkü. Herkesin geyiği şey zaten, "Astarion'u bir kez kendi avcumuza aldığımızda ne zaman çok kötü, çok kaotik bir planla gelse, 'Tamam tatlım, yaparız, hallederiz sevgilim,' diyerek gönderiyoruz, ama hiçbir zaman da kötü bir şey yapmasına izin vermiyoruz, yine razı oluyor." Ben de tam olarak öyle bir Astarion çizgisi çiziyorum kafamda oyunla ilgili. Güzel çocuğumun kendisinin de ileride üzüleceği bir şey yapmasına izin vermeyeceğim, içindeki iyi kalpli, yumuşak tipi açığa çıkaracağım. 


 Oyunun Astarion ile ilgili aşk hikayesini ne kadar ciddiye aldığına dair birkaç ipucu daha var, oyunda Astarion'un çadırının arkasına geçip görüş açınızı Astarion olarak ayarladığınız bir noktada, soundtrack albümünde de bulunan I Want To Live çalmaya başlıyor, sözleri "I feel your breath upon my neck" diye başlayan, çok romantik ve güzel bir şarkı. Ben Astarion romans rotasında ilerlemek istediğimde kendime tamamen bu şarkıyı rehber aldım, şarkıda Astarion da aslında yaşamak istediğini, önceki günahlarının kendi suçu olmadığını itiraf edip "Geleceklerimiz birbirine bağlanmıştı, bunu benden önce vücudum biliyordu," diyor. İlk oyunum bitince bir kez de dark urge oynayarak Astarion'a istediği tüm gücü elde etmesine yardım ederek, tamamen onun yolunu takip ederek de oynarım ama bu oyunumda Astarion'u iyileştireceğim, evet. 


 Yine, tüm companionların çadırları oyunda etkileşime girilemeyen, sadece öndeki dekorların yerlerini azıcık değiştirebildiğiniz çadırlarken bir tek Astarion'un çadırında o ayakta durup kitap okurken dizinin dibinde ona dönük biçimde oturabileceğiniz küçük bir puf var. Gölgeyürek'in çadırının önünde de bir sandalye var sanırım ama Astarion'unkini resmen bir çift olarak beraber vakit geçirebiliyor gibi durmanız için yapmışlar, o kitap okuyor, siz yanında oturuyorsunuz idle anlarda. 


 Ve yine diğer tüm companionların da eminim ki hikayeleri muhteşem, ben daha şimdiden Karlach'a (eşimin romantik partneri de o) aşırı bağlıyım, Karlach ile multiplayer modumuz yüzünden kendim arkadaş olamıyorum diye kahroluyorum, eşime bağlı olan companion olduğu için benimle hiç konuşmuyor, Gale'i çok seviyorum, Gölgeyürek'in karakterini dahil olduğu tarikat mahvetmiş diye kendim de mahvoluyorum, Gölgeyürek'i de iyileştirmek istiyorum, Halsin'i çok seviyorum ama Halsin çok girişken bir şekilde aşırı sert biçimde flört etmeye uğraşıyor, gözüm de korkuyor Halsin'den, ne zaman kampta bana agresif agresif flört yolu açmaya çalışsa eşimle gülüyoruz "Şu arkadaki çadırdaki vampiri görmüyor musun be adam, çizdireceksin kendini!" diye, Wyll'i Karlach çok değer verdiği için çok seviyoruz, eminim ki hepsinin de kendi romantik rotaları çok inceliklidir ama eşimle biraz Gale, epeyce de Karlach gördüğümüz için daha şimdiden emin olduk, Astarion için "uğraşmaya değer" bir romantik rota çizmişler. Karlach eğlenceli, flörtöz, doğal, tatlı bir tip, hemen tav oluyor, hemen "I love you!" diyor, hiç zorlamıyor. Gale de, eşim Gale'e arkadaş olarak yaklaşırken hemen kampta yıldızları izlemeye çağırıp şıp diye "Beni arkadaştan daha fazlası olarak görme ihtimalin var mı?" demişti. Wyll bir kere eşimin karakterine "Bir gün seninle dans edelim," dedi, Lae'zel durduk yere yatağa çağırdı, Halsin kendisiyle ne ara questler için konuşmaya gitsem ayı formundaymış gibi sert sert flört ediyor, hepsi de romantik rotalarında çok kolay ilerleyeceklerinin ipucunu veriyorlar, bir Astarion'un gerçekten sizden hoşlanıp hoşlanmadığını bir türlü anlamıyorsunuz, anladığınızda da bütün bir act boyunca uğraştığınıza değiyor gerçekten. En derin, çetrefilli, uğraşlı aşk hikayesi Astarion'unki galiba. Diğerlerini de deneyip göreceğiz ama ben bu oyunu oynarken Astarion'dan başkasıyla flört etmek benim için aşırı zor olacak.


 Bundan sonrası için ipucu ne yazık ki ben de veremiyorum, oyunun doğallığını bir kez bozduk diye bile üzülmüştüm ama esas şimdi istediğim oyunu oynadığım için mutluyum da, bundan sonra oyun bizi nereye götürecek ben de yaşayıp göreceğim. Ancak Astarion'un sevgiliniz olduğundan emin olarak oynamak için bunlara dikkat etmeniz gerekiyor uzun lafın kısası. Hiç elde edemeyenler var, elde ettiğini sanıp Act 3'te şaşıranlar var, taa Act 3'ün sonuna, Astarion questline'ı bitene dek beklemek zorunda kalanlar var. Niyetiniz buysa ve bu şekilde oynamak istiyorsanız yazıdaki noktalara dikkat ederseniz kolay bir Astarion hikayesi sunmuş olurum sanırım size böylece. Ha, bu arada Astarion için kendi role play'inizden hiç çıkmayabilir, hiç kaotik olmayabilir, yine heroik bir karakter olabilirsiniz de, ama hızlıca açılmaz, o da oyuncular için küçük bir zorlanma. 


 Son söz olarak şunu da belirteyim, Astarion ile sevgili olduğunuzda kombatlarda yere düştüğünüzde o "Ölme!" diye bağırmaya başlıyor, o yere düştüğünüzde sizin karakteriniz "Astarion, hayır, sonumuz böyle olamaz!" diye. Bunlar daha ufacık detaylar, muhtemelen oyun ilerleyişinde çok daha fazlası olacak ama oyunu aşırı tatlı hale getiren bu minik detayların da hastasıyız. Eşimin karakteri düştüğünde Karlach da romantik partneri değilken hiçbir şey demiyordu, o da eşimin karakterine "No, not on my watch!" demeye başladı, tatlı ama yine de bir Astarion değil.


 


8 Şubat 2024 Perşembe

Öykü

 Kayıp Rıhtım'ın Aylık Öykü Seçkisi'nin son teması perili ev idi. Kayıp Rıhtım, daha çok spekülatif öyküleri kabul eden bir platform olduğundan, perili ev temasını bilim kurgu olarak ele alıp temayı epeyce eğip bükerek bir öykü kurgulamak istemiştim, sonuç olarak içime sinen bir öykü de ortaya çıkınca ben de bu seçkiye öykümü gönderdim. Okumak için buraya gidebilirsiniz.

19 Aralık 2023 Salı

"Animation vs. Physics" ve "The Egg"

 



Alan Becker'ın bu animasyonu bizde "Bir Çırpıda Interstellar" etkisi yarattı. Mümkünse büyük ekranda izleyin. 

Bilimin yeterince ilerleyip tekillik aşamasına kadar geldiğinde tasavvufu anımsatması da her zaman hoşuma gider, aynısını Kurzgesagt'ın, Andy Weir'in The Egg (Yumurta) adlı kısa bilim kurgu öyküsünü yorumlamasında da düşünmüştüm:



İkisi de bir bakıma "Tasavvuf in a Nutshell" ve ikisi de aslında pür bilim. İkisini de dönüp dönüp izliyorum, ikisi de bana motivasyon ve ilham veriyor.


Andy Weir'in The Egg adlı öyküsünü videosuz okumak isteyenler de bu adrese gidebilirler. Türkçe çevirisini de Kayıp Rıhtım'dan biri yapmış, çeviri hali de Bilimkurgu Kulübü'nde de yayınlanmış: Amras Ringeril adlı Kayıp Rıhtım üyesine de teşekkür edebilirsiniz. (Çevrilmemiş olsaydı aslında çevirmeyi çok isterdim ve hatta bilgisayar başına da bu yüzden oturmuştum, neye niyet, neye kısmet.)

16 Aralık 2023 Cumartesi

Supernatural

 Bu aralar, ilk kez 2014'te izlediğimiz ve o zaman sonuna dek izleyip de bitiremediğimiz Supernatural'ı yeniden izlemeye koyulduk. Dizinin çekilmiş olduğu dönemi o kadar özlüyorum ki izlerken, her bölümde her dekor, kostüm, oyunculuk, ortam, müzik o kadar doğal ki. Bu bana şunu düşündürdü, sanırım yeni dönemde, güncel zamanlarda çekilmiş diziler artık izleyicinin dikkat dağınıklığına yönelik olarak özellikle çok hızlı, çok canlı, çok renkli, çok abartılı çekiliyor. O dönemde biri bir şey anlatırken usul usul, ağır ağır anlatıyormuş, olaylar normal bir akışta gerçekleşiyor, hikayenin kurgusu yavaşça ve sağlam bir şekilde ilerliyormuş. Ancak günümüzde bir karakter, diğerine bir şey anlatacakken izleyiciyi elinde tutmak için çeşitli kesilmiş sahnelerle, geriye dönüş anlarıyla, abartılı mimik ve jestlerle ve yüksek sesle anlatmak zorunda. Çoğu karakter, bir şeye yetişmeye çalışıyormuşçasına hızla konuşuyor. Ki biz bunu Gilmore Girls izlerken anne ve kız kendi aralarında çok hızlı konuşuyorlar çünkü onlara yazılan replikler uzun diye eleştirirdik, kim derdi ki onlar şimdiden bakılınca çok masum kalacak...


    Yani, 2012 öncesi dönemlerde çekilmiş herhangi bir diziyi açıp hikaye gelişene kadar izleyin, sonra günümüzde çekilmiş bir dizide daha ilk bölümde tüm hikayeyi anlatmaya çalıştıkları haliyle izleyin ve karşılaştırın, demek istediğim daha kolay anlaşılacaktır.

13 Kasım 2023 Pazartesi

30 Ekim 2023 Pazartesi

Talk To Me

 Geçenlerde, 2023 yılının en iyi korku filmlerinden diye anılan Talk To Me'yi izledik. Filmi baştan sona çok beğendik ama şu sahne, şarkısıyla, aurasıyla, oyuncuların kendine has hareketleriyle kalbimize kazındı. 





1 Eylül 2023 Cuma

Quicksilver Yokken Fry Varmış

 X-Men'in Days of Future Past filminin bana göre en güzel ayrıntısı Quicksilver'ın o meşhur sahnesinde, babası olduğunu bilmeden Magneto'yu kurtarması, her daim babasıyla daha fazla vakit geçirebilmiş olmayı dilerken o an babasıyla geçirdiği bir anlık vakti manipüle ettiği sahnede de Time In A Bottle çalmasıdır. Kaldı ki o sahneyi ve o şarkıyı çok sevdiğimiz için nikah salonuna giriş şarkısı olarak seçmiştik, yine de şarkıyı duyduğumda evlendiğimiz günden önce bu sahne aklıma gelir, o denli ikonik.





Bu sahnenin bu kadar sevilmesinin ardından bu kez de yine aynı film serisinin Apocalypse adlı filminde Quicksilver'a bir daha zamanı dokuduğu bir sahne daha yaparlar, bu kez Sweet Dreams eşliğinde izleriz kendisini, burada da eğlene eğlene insanları bir patlamadan kurtarmak için camlardan falan atar:





Ve fakat, meğer bu iki sahne de ortalarda yokken meğer ne olmaktaymış, ben de hatırlamıyordum, geçen gün izlerken fark ettik, Fry'ın üç yüz bardak kahve içtiği bölümde, son bardağına "Kafikafikafikafi..." diye uzanırken mekanda ortaya çıkan yangından herkesi kurtardığı sahnede, dostumuz Fry, meğer henüz bu sahneler ortada yokken aynısını yapar imiş:




Quicksilver ve X-Men de çok sevdiğimiz şeyler olduğu için karalayamadık ama ortada bir "Futurama did it first" durumu olduğu bariz. Nasıl ki herhangi bir dizide, filmde, çizgi filmde yapılmış olan bir espri, bir şaka muhtemelen daha önce The Simpsons ve Friends'te yapılmışsa ve bu yüzden popüler kültür literatürüne "Simpsons did it first" ve "Friends did it first" geçmişse, Futurama'nın da hakkını yemeyelim.

31 Ağustos 2023 Perşembe

Aşk

 Elif Şafak, aynı isimli romanında Ella adlı karakterine aşkın tanımını, Aziz'e yazdığı mektup ile yaptırır, aşk tam olarak da budur:


"Biliyor musun, gün boyu kendi kendime konuşur gibi seninle konuşuyorum? O gün olan bitenleri seninle tartışıyorum. Ne zaman yeni bir yere gitsem ya da hoş bir şeyle karşılaşsam, 'Acaba Aziz burada olsa ne düşünürdü?' diyorum. Her güzelliği seninle paylaşmak istiyorum."


Ne mutlu bu duyguyu yaşayanlara. Aşk bu çünkü, bir yandan da sevilenin gözünde kendinin en iyi halini görmek, kendini onun gözüyle görerek potansiyelinin farkına aşk sayesinde varmak, olabildiğin en iyi halin olabileceğinin bilincine, başkası ama sevilen tarafından sevildiğini fark edince hatırlamak. Olduğun gibi kabul edilip en rahat halinle var olmak ve sanki dünyadaki her güçlük ufacıkmış gibi hissedebilmek, sevginin sonsuz potansiyeli. Bir de işte bu. Her gün, aynı günün akşamı bir araya gelinse bile gün boyu her şeyi onun gözüyle de görüp gün boyu onunla sohbet edermişçesine yaşamak. Oh be. 


Mesela benim sevgili eşim geçen gün bu kitabı okuduğumu yeni fark etti, aynı gün içinde bir şeye suratım asılmıştı, "Senin derdin ne biliyor musun, Elif Şafak okuyorsun," dedi, hemen cevabı yapıştırdım: "Aa, öyle deme, ben romancılığını pek beğenirim. Romanlarını nadiren beğenirim ama seviyorum ben romancılığını, işini," dedim. O günden beri ne zaman bir şeye canım sıkılsa "Benim derdim ne biliyor musun..." diye aklıma gelip sırıtıyorum ve bunu hemen o an, ona söylemek istiyorum. 


Ne öğrendik, Elif Şafak'ın romancılığı iyi, aşk pek güzel bir şey ve ömrü üç yıl olmadığı gibi evlenince de ölmüyor.

25 Ağustos 2023 Cuma

Jonathan

 



Bir gün, bir pazartesi Spotify'ın Haftalık Keşif listesinde ilk duyduğumda aklımı alan bir ses ile tanıştım. W.A.S.P. ve Blackie değildi ama sonra ne zaman onu dinlesem de The Crimson Idol aklıma gelmeden olmadı. O yüzden o albümün en sevdiğim şarkılarından biri burada dursun.


O ses, Jonathan Hulten. Evet, aklımda The Crimson Idol ile artık özdeşleşti, çünkü Jonathan.




Jonathan Hulten, daha önce Tribulation adlı bir black metal grubunun gitaristiymiş, ben kendisini Chants From Another Place adlı mükemmel solo albümüyle tanıdım. Öyle bir albüm ki, içindeki tüm enstrümanlar bizzat Jonathan tarafından çalınıyor ve her şarkı adı üzerinde bir chant, ilahi, ağıt. Armonilerin hepsi de yine kendinin yaptığı armoniler, tek kişilik dev grup. "Acaba canlı olarak bu albümü nasıl çalar?" diye merak edip Youtube'a koştuğumda gerçekten sahnede tek kişi durup çeşitli loop teknolojilerinden yararlandığını da görmüş ve iyice hayran olmuştum. Kaldı ki bitmemiş, sahnede kullandığı tüm kıyafetleri, aksesuarları kendisi tasarlıyor ve albümün sanat çalışmasını da kendisi yapıyormuş, ressam, tasarımcı ve grafikermiş de kendisi. Sahne makyajı ki kendisi sahneye bir diva gibi çıkıyor bile kendine aitmiş. Sahnede genellikle eteklikli uzun elbiseler, duvaklar, ağır bir sahne makyajı ve tüller, çiçekler kullanıyor, bir tanrıça gibi görünüyor, gündelik hayatında ise kot tişört takılan, sıradan uzun saçlı bir metalci erkek imajı var. Benim için o kadar acayip bir turnusol oldu ki bu, sanki birine bir videosunu izletsem ve "Bu ne be, kendini niye böyle manyak gibi yapmış, kadın mı erkek mi bu şimdi?" dese o insanla hiçbir ortak noktam olmazmış gibi. Zaten Tribulation zamanında da uzun saçları, yine beyaz yüz boyası ve siyah ruju ve ince, feminen yapısı ile bazı videolarının altında hayran yorumlarından bazıları "Yakından görene ya da adının Jonathan olduğunu öğrenene kadar gitaristi kadın sanıyorduk ve şu an biseksüel olup olmadığımızı sorguluyoruz, kadın da olsa, erkek de olsa ne çekici bir insan bu böyle, ne güzel bir sahne duruşu var, ne tutkulu bir gitar çalışı var!" gibi yorumlar. Haksız da sayılmazlar. 


Ne zaman bir videosunu izlesem, bana antik çağlardan gelen bir tanrıça gibi geliyor:




Chants From Another Place, dinledikçe daha da çok açılan bir albüm, çok basit akorlarla çok güzel armoniler yapmış, her şarkı dönem dönem favorim oluyor ama sanırım kendisini keşfettiğim şarkı olan The Mountain ile birlikte şu da her zaman en sevdiğim olacak, dinlerken "Eidina, Eidina, Eidina!" diye ben de hep eşlik ediyorum, kim bilir neleri summonlıyoruz evimize:




Bir de benim de kendi kendime uğraşmaktan en keyif aldığım hobilerimden biri vokal armonisi yapmaktır, The Office'teki Andy ruh ikizim. Bu albüm o yüzden benim için çölde vaha gibiydi, her armoniye ayrı ayrı uğraştım, defalarca dinledim, söyledim, oluyor mu diye kontrol etmek için defalarca kaydettim, en sonunda bir gün dayanamayıp Jonathan Hulten'ın resmi web sitesindeki e-posta adresine yazarak hiçbir yerde kullanmayacağıma dair sözler vererek kayıtların raw hallerini rica ettim, armonisiz katman edinirsem üzerine kendi kendime hobi olarak kendim armoni yapabilirim dedim, hatta kendim de klavye, gitar, ukulele, mızıka, kalimba ve keman çalıyorum, allasen bir yolla da Jonathan bu albümü ben kendim aynen sen gibi baştan kaydedeyim n'olur dedim ama doğal olarak cevap alamadım. Bu da hatırladıkça sırıttığım bir anımdır, üzerine aylarca çalışılmış albümün katman katman kayıtlarını istedim adamdan, evde kendi kendime hobi olarak ben de aynı şekilde kaydedeceğim diye. Keşke yollasaydı, Chants From Another Place - Taro's Version diye kendime bastırırdım vallahi. Bir Andy Bernard, bir ben.

Sinead

 VH1'ın tozlu hissiyat veren ekranında ilk gördüğümde vurulmuştum. Hala söylemekten en keyif aldığım şarkılardan:




Sonra, iflah olmaz bir platonik aşık olarak Anthony Kiedis'e dair ne bulsam ezberleyecek kadar incelediğim yıllarda, meğer o klibin Anthony Kiedis'e ithafen çekildiğini ve Anthony'nin de John Frusciante yardımıyla kendisine bu şarkıyla cevap verdiğini öğrenmiştim:




İyice büyülenip bir de Pink Floyd hayranı olduğum fakülte yıllarında da bunu keşfetmiştim:




Performansın kameralarca yakalanabilen bir karesinde Roger Waters, Sinead'a onun bile fark etmediği bir açıdan babacan bir şekilde gururla gülümsüyor, şarkının onun sesinden duyulmasından aldığı keyif, insanı izlerken bile gururlandırıyor.


Bir gün eşim, benim pek iyi olmadığım bir dönemde, benim bile bilmediğim bu ABBA cover'ı ile gelmişti eve "Bak ne dinleteceğim, işyerinde radyoda çaldı, çok güzel!" diye, ilaç gibi gelmişti, klibini izleyince iyice sevmiştik:




Video boyunca Sinead, bize halimizi hatrımızı sorarken mutfağında usul usul işleniyor, eliyle masadaki kırıkları toplayıp bize kahve yapıp önümüze koyuyor, aşırı hoşuma gitmişti, bu da hala eşimle kişisel mitolojimizde yeri olan şarkılardandır.


Dün gece Mamma Mia'yı yeniden izledim, Chiquitita başladığında aklıma Sinead geldi, ne kadar kendine has, kırılgan ve güzel bir ruhtu, sesti, keyifli filmin ortasında onun taze kaybı yine aklıma geldi, canım sıkıldı. Asla unutmayacağımız bir değer, değerlerimiz birer birer yok olup gidiyorlar ama sadece bedenen. Sinead'ı bu dört şarkıyla her zaman kalbimde taşırım. 

10 Ağustos 2023 Perşembe

Punk mıyız?

 Spider-verse, aklımı alan bir macera olmaya devam ediyor. Dün ikinci filmi henüz yeni izleyebildik, ilk filmde en sevdiğim Örümcek, Nicolas Cage'in seslendirdiği Spider-Noir olmuştu. (Ki ben Nicolas Cage'i çok severim.) Bu filmde de Hintli Örümcek benim gözümde aşırı tatlı, kendi kültürünü her hareketiyle, her detayıyla taşıyan bir Örümcek Adam'dı ki sahneye, yeni kurgusal sevgilim Spider-Punk girene kadar.





Punk kültürünün harika temsilcisi Spider-Punk'a merhaba deyin. Filmdeki çoğu sahnesi kesilerek bir araya getirilmiş ama en sevdiğim bir sahnesi eksik: Spot'un gerçeklikte ve evrende açtığı yarığa tüm Örümcekler yukarıdan bakarken içlerinden biri "Bu da nesi?" diyor ve Spider-Punk Hobie, "Bu bir kapitalizm metaforu," diyor. Birkaç sahnesinde Spider-Punk'ın bazı halleri ve tavırları sevgili eşime de pek benziyordu zaten ki kendisinin de içinde bir punk uyur, iyice deli gibi hoşlandım karakterden. Daniel Kaluuya da inanılmaz güzel seslendirmiş, Skins'te kendisini hiç izlemiş misinizdir bilmem, orada harika bir İngiliz aksanı ve sokak şivesi kullanır, burada da tam olarak o halindeki gibiydi sesi ve konuşması, bayıldım. Çok hızlı ve şiveli konuştuğu için ilk izleyişimizde metaforlarını, "pun"larını anlamadan büyülenmiştik, film biter bitmez, bu videoyu keşfetmeden henüz, filmde ilk göründüğü anı yakalayıp kendisini tanıttığı konuşmasını yeniden izlemek istedim, her sözünde hem otoriteye karşı, gerçek bir punk var, hem de müzik kültürü ve endüstrisine aykırı bir müzisyen punk da var. "I don't believe in labels," derken hem kendisine çeşitli etiketler yakıştırılmasına karşı olduğunu, hem de müzik şirketlerine karşı olduğunu anlatıyor mesela tek cümleyle. Bunun gibi saklı birçok hazine var her cümlesinde, müzik gruplarına inanmadığını, devamlılığa karşı olduğunu anlatıyor mesela, kendisinin çizim stili de çoğu sahnede değişiyor, çünkü devamlılığa gerçekten karşı. Hobie Brown, sen de artık aklıma kazınmış muhteşem kurgu karakterlerden birisin, çok ama çok sevdim.

Sonra sigara içmeye gittik, kültablasını dökmesini rica ederken eşimden, dönüp dedim ki "Spider-Punk kesin kültablası dökmeye de karşıdır ve dökmez," o da "Dökeceğim ama sen istediğin için değil," dedi. Artık evde Spider-Punk replikleriyle konuşulacak olan birkaç haftayı memnuniyetle karşılıyoruz. Good.

3 Temmuz 2023 Pazartesi

Dissolving


Temmuz sıcağında yazıhanede, vantilatörün sıcak havayı üflediği esintiyle yetinmeye çalışırken içimde bir ferahlık oluşturan şarkı. 

2 Temmuz 2023 Pazar

And Still.



Orpheus Leading Eurydice from the Underworld; Jean-Baptiste-Camille Corot · 1861



 

 "Aşık olduğumuzu" söylemek, o güçsüzleşmiş deyim, hissettiklerimizi ifade edemez. Birbirimizi sevdik, birbirimizde yaşadık, birbirimiz aracılığıyla, birbirimizle yaşadık. Birbirimizdik. 


- Deniz Deniz, Iris Murdoch 

23 Mayıs 2023 Salı

Jibaro

Netflix'in bilim kurgu kısa animasyonlarını derlediği Love, Death & Robots antolojisini ilk sezonundan beri ilgiyle takip ediyoruz. İlk sezondaki Zima Blue adlı bölüm bizi çok etkilemişti, hala açar, tekrar tekrar izleriz. 
 
Bu sezonu izlemekte geç kalmıştık, geçenlerde bir oturuşta izledik ve Jibaro, son sezonun son bölümü bizi kalbimizden vurdu. Bir sanat eseri sizi heyecanlandırdığında içinizden yükselen o coşkuyu bilir misiniz bilmem, Stendhal sendromu olarak da bilinir, bunu iliklerime kadar hissettiğim bir bölümdü Jibaro. 




Bir grup zırhlı asker, bir ormanın derinliklerinde ilerliyorlar, askerlerden birinin sağır olduğunu görüyoruz. Bir göle yaklaştıklarında, sağır olan askerin gölden bir mücevher parçasını çıkarmasıyla birlikte gölün büyülü yaratığı, üzerinde belki de binlerce parça mücevher olan, Yunan mitolojisinin sirenleriyle Kelt mitolojisi ve İngiliz masallarının "göldeki hanım"ına benzeyen, sulardan dans ederek yükselen bir kadın, çığlıklar atarak sesiyle askerleri çıldırtıyor ancak sağır olan askeri doğal olarak etkileyemiyor. Tam da bu nedenle, neden etkileyemediğini anlayamadığı için o askeri merak ediyor ve asker uyurken ona yanaşarak onu inceliyor, öpüyor, kokluyor ve ona sarılarak uyuyor. Aralarında bir çekim oluştuğu anda askerle birbirlerini yaralayarak, kanatarak yakınlaşıyorlar ve asker, bu büyülü yaratığın artık ellerinin içinde olduğunu kabullendiği anda mücevherlerini sökerek koparmaya başlıyor, tüm hazinesine zorla sahip olduktan sonra kadını yeniden göle doğru akan bir nehre bırakıyor. Kadın, gölünden aldığı güçle yeniden kendine gelirken asker de kadının büyülü kanıyla büyülenmiş olan nehirden biraz su içip dinleniyor. Elde ettiği mücevherleri ile yola koyulmayı planlarken o da nesi, kadının kanıyla kendine geçen büyülü güçler sayesinde artık sağır değil... Ve bu, aslında bir iyileşme olarak kabul edilebilecekken kadının gölden yeniden güçlenerek çıkması ve bu sefer çığlıklarıyla kendisini de delirtebilmesi ile genç adam da kendisini hezeyanlarla gölün derinliklerine doğru sürüklenirken buluyor. En başından beri aralarında bir çıkar çatışması varken bu çatışmadan ikisi de iyi kazanımlarla ayrılabilecekleri bir konumdan vazgeçmeleriyle birlikte kimsenin hiçbir şey kazanamadığı, kısacık bir aşk hikayesine dönüşüyor hikaye.

Hikayeyi yorumlayan çoğu izleyici, genç adamın açgözlü insanoğlunu, kadının da gölle birlikte doğayı temsil ettiğini, doğanın tehlikelerinden korunabilecek kadar evrilen insanoğlunun doğayla birlikte yaşamak yerine doğayı tahrip etmeye devam ettiği takdirde kendi sonunu getireceği şeklinde de yorumlamış ancak bu yorumlar artınca yönetmen hikayenin günümüz kadın erkek ilişkilerinden ilham aldığını açıklamış. Ben de ilk izlediğimde büyüleyici bir aşk savaşı diye düşünmüştüm açıkçası. Birlikte yaşayabilecekken yaşayamayan insanların hikayesi Jibaro. Kendi gölünüzün hanımını ya da kendi Jibaro'nuzu bulduğunuzda onunla birlikte suların üzerinde danslar ederek yaşamak yerine onu yaralamak, delirtmek ne kadar fena bir seçim olsa gerek. 

Bir de bu yeni animasyon teknikleri, CGI ve tüm modern zımbırtılar, sanatla olması gerektiği gibi birleşince estetikte ne kadar yepyeni kapılar aralanıyor, Jibaro bana bunu da düşündürdü. İnanılmaz bir güzelliği var kadının hareketlerinin de, askerin mimiklerinin de...

Bir ara kendisini de anlatmayı düşündüğüm bir yıl kadar önce keşfedip çok etkilendiğim bir sanatçı olan Jonathan Hulten'ın sahne kıyafetleri de gölün hanımının tarzına çok benziyor, kendisi de izledi mi acaba bu animasyonu, Jonathan Hulten'dan da iyi bir siren olurmuş.



19 Mayıs 2023 Cuma

Bitirdiğimi Kabullenmekte Zorlandığım Oyun: Hogwarts Legacy

Hogwarts Legacy'i anlatmaya başlarken elbette her Harry Potter seveni gibi Harry Potter serisiyle olan ilişkimi anlatmadan oyuna geçemem. Çocukluğumu düşündüğümde kendimi gözümün önüne getirmeye çalıştığım hemen hemen her anda kitap okuyor oluyorum, yazlıkta, arabada, misafirlikte, okulda tenefüslerde bile, evde malum sürekli, piknikte, denizde, akla gelebilecek her yerde ki bunlara ne yazık ki tuvalet bile dahil, elimde hep bir kitap vardı. Bu yüzden de, bu okuma performansıyla ailem bana kitap satın almaya zor yetişirdi, bu nedenle çocukken elimdeki kitapları birkaç tur dönerek okumuşumdur, çoğunu da hala her ayrıntısıyla hatırlarım. İşte Harry Potter çılgınlığı daha dünyayı sarmamışken tekrar tekrar okuduğum kitapların içinde de kahramanlarıyla arkadaşlarımmış gibi yakınlaştığım kitap serileri de mevcuttu: Cadılar Okulu, Küçük Vampir ve Pıtırcık. Çocuk romanı okumak ile bir çocuk kitabı serisi okumak arasındaki farkı da Harry Potter'dan önce keşfetmiştim, seri halindeki bir anlatıyı okurken her karakterin farklı huylarını, karakterlerin olaylar karşısında nasıl tepkiler vereceğini, kişilik özelliklerini bilerek maceraları okumak daha eğlenceli gelmeye başlamıştı bana, her seride bir karakteri kendime daha yakın hissediyor, kendimi oymuş gibi düşünüyor, bir karakterle bağ kuruyordum. (Ethel, Anna ve Sırma.) Bu şekilde dönüp dönüp okuduğum serilere büyük bir sevgiyle bağlıyken hayatımıza bir anda Harry Potter giriverdi. Sevin Okyay, muhtemelen Cumhuriyet Kitap'tadır çünkü eve Cumhuriyet alındığı için o zamanlar çocuk aklımla sadece çocuk kitapları tanıtım sayfalarını okuduğum normal olarak yegane edebiyat dergisiydi, çevirirken ne kadar eğlendiğine dair bir söyleşi vermişti, ayrıca gördüğüm bütün kırtasiyelerde ve kitapçılarda özel kartonetlerle, raflarla "Harry Potter gelmiştir!" diye reklamı yapılıyordu, dünyada fenomen oluşturmuş bir çocuk kitabı olduğundan bahsediliyordu, Hıristiyanların protesto ettiği, çocuklara büyüyü öğrettiği falan gibi haberlerle karşılaşıyorduk ve tabii ki epeyce merak edip anında satın aldık. Ben çocukken annem de benden sonra bana satın aldığımız kitapları hemen okurdu "Artık ne güzel çocuk kitapları yazıyorlar yahu, ne eğlenceli..." diye, birbirimizle Pıtırcık replikleriyle konuştuğumuz falan çok olurdu, Harry Potter'ı ben bitirir bitirmez, son sayfasını kapattığım anda başa dönerek yeniden okumaya başlamıştım, annem sırasını beklemeye devam etmişti hatırlıyorum. O kadar etkilenmiştim ki; zaten gerçekten fenomen olmuştu, tüm yaşıt akrabalarımla, arkadaşlarımla Harry Potter konuşuyorduk, yeni kitabı çevrilir çevrilmez alıp okuyorduk, yazın birlikte sürekli oyun oynadığımız bir akrabamla birlikte bir yazı neredeyse sürekli yan yana hiç konuşmadan tekrar tekrar Harry Potter okuyarak geçirmiştik. Dilimize çevrildikten bir süre sonra filmi de hemen sinemalarla aynı anda Digiturk'te gösterime girmişti, Digiturk'ten bir filmi kiraladığımızda sanırım 48 saat boyunca izleyebiliyorduk ki ilk önce annem ve babamla beraber izleyip arkasından bir kere tek başıma izlediğimi ve ertesi sabah da yine kimse televizyonda haber programı vesaire açmadan bir kez daha izlemek için erkenden kalktığımı hatırlıyorum. İlk beş kitabı yazıldıkça ve çevrildikçe okudum, ben hep ilk dört kitabı kitaptan okuduğumu, son üç kitabı filmlerden takip ettiğimi sanıyordum ama geçenlerde tüm seti yeniden aldık ve baştan okuyordum, ilk beş kitabı okumuşum, okudukça hatırladım. Sonrasında da artık büyüdükçe ve filmlere de güvendikçe serinin sonunu filmlerden takip ederek getirdim. (Şimdilerde dediğim gibi tüm seriyi baştan sona kadar okumaya da kendimi adamadım değil.) Tabii ben bir video oyunu anlatmaya Nuh nebiden neden başladım, seriye olan bağımın bir gönül bağı olduğunu yeterince belirtebilmek için. Bu bağ büyüyünce de o kadar geçmemişti ki aslında, Pottermore'un hayata gelişini de çok net hatırlıyorum. Rowling'in anlatmaya devam etmek istediği Wizarding World, bir internet sitesi üzerinden devam edecekti ve bu siteye üye olanlar için birçok özel içerik olacaktı, o evrene dair yeni hikayeler, günlük gazeteler, Hogwarts'tan başka büyücü okullarına dair tarihçeler, aile soyağaçları ve daha neler neler... Bir de ufak tefek oyunların olacağı da söyleniyordu ki bir kısım hayran WoW gibi bilgisayardan fare ve klavyeyle oynanabilecek bir oyun beklerken çoğumuz dandik flash oyunlardan fazla bir şey beklemiyorduk. Site açıldığında o kadar hoşumuza gitti ki dünyaca, Hogwarts'ın girişinde fare ile ekranı tuta tuta, çeke çeke gezebildiğimiz flash tabanlı bir animasyon vardı, çeşitli iksirlerin malzemelerini kazanımıza atıp karıştırabildiğimiz ve kaç dakika kaynaması gerekiyorsa o kadar beklememiz gereken, daha fazla beklettiğimizde ya da karıştırmayı unuttuğumuzda patlayan minik oyunlar, yine asayı ne şekilde sallayacağımızı bize fare ile belirli bir izin üzerinden geçmemizi emreden, doğru şekilde geçemezsek büyünün oluşmadığı oyuncuklar ve işin en güzeli, bize patronus'umuzun, asamızın ve en önemlisi Hogwarts'taki evimizin neresi olacağını söyleyen yazı tabanlı çok ayrıntılı testler vardı. Hepsinin yanısıra bayağı uzun hikayeler, tarihçeler ve diğer beklentilerimiz de oradaydı. Pottermore'a epey vakit harcamıştım zamanında, evim Ravenclaw, patronus'um da osprey (Türkçesi balıkkartalıymış) çıkmıştı. Kitapları okurken de Luna Lovegood sayesinde en sevdiğim yer Ravenclaw olduğu için epey sevinmiştim. Pottermore, sonradan tüm Harry Potter ürünlerini ve ek kitaplarını, filmlerini içine alan Wizarding World markasına dahil oldu ve günümüzde Pottermore'un bir kısmı hala Wizarding World sitesinde mevcut.
Daha Pottermore zamanında, bu işin ne güzel bir oyun haline getirilebileceği kafamızda oturmuş, belki bir gün yaparlar diye beklemeye başlamıştık ki uzun yıllar sonra şimdi biz hayranlar için gönüllerin sultanı haline gelen oyun Hogwarts Legacy duyuruldu. Duyurulduktan sonra da sabırsızlıkla bekledik, geçtiğimiz aylarda da çıktığında ilk satın alıp oynayanlardan biri de ben oldum elbette. Dün geceye kadar bittiğini kabullenmekte zorlandım, ana quest akışını bitirmiştim ki okul müdürü Profesör Weasley okul dönemini tamamlayacak sınavlara girebilmem için en az 34 level olup defterimi tamamlamamı istediğinde "Oh be oyun hala bitmedi!" diye sevinmiştim. Çoktandır okul defterimi de tamamladım, sınavlara da girdim, sinematik de aktı, yine de tüm oyun evrenindeki her eve girip çıkmadığım için oyunu bitirmediğimi düşünerek kendimi kandırıyordum, ama sanırım ne yazık ki oyunla vedalaşalı birkaç hafta oldu.
Oyun bir Harry Potter hayranı için çok ama çok güzel. Kısaca oyunda Harry Potter'ın neslinin birkaç nesil gerisindeyiz, henüz muggle teknolojisi bile at arabaları, telgraflar döneminde. Ve yine Harry Potter gibi biz de bir anda büyücü olduğunu öğrenen bir öğrenciyiz, Profesör Fig (Harry'nin uzun süre muggle sandığı ve sonradan büyü yapamayan bir büyücü olduğunu öğrendiği komşusu Madam Fig'in akrabası) bizi Hogwarts'a getiriyor. Okula çok sonradan katıldığımız için büyülere, derslere alışmak için birkaç level bunlarla uğraşıyoruz ancak sonradan ana hikaye oluşmaya başlıyor: bizde, çoğu büyücüde olmayan bir yetenek var: ancient magic. Ve bu yeteneğin peşinde olan, goblinlerle işbirliği yapan kötü niyetli büyücüler de mevcut, çoğu bizden bunun kaynağını öğrenmek, bizi kötüye kullanmak için peşimizde. Bir yandan Hogwarts'ın çok eski zamanlarında da ancient magic yeteneğine sahip olan eski bir öğretmenin hikayesini araştırıyoruz, bir yandan kötülerle savaşımıza okul hayatımızı da arka plana atmadan devam etmek zorundayız ki okulda da yeni yetenekler öğrenebilelim, öte yandan üstelik bir de karanlık sanatlara yatkın olan iki arkadaşımızın arasında dengeyi sağlamaya uğraşıyor, Voldemort'un nesiller öncesinden bir akrabası ile birlikte lanetleri de kurcalıyoruz. Ben oyunu X Box Series X üzerinde oynadım, yağ gibi aktı. O kadar detaylı bir açık dünya vardı ki, Hogwarts'ta gezmediğimiz mahzen, koridor, oda kalmıyor, Hogsmeade'in her yerini karış karış görüyoruz, etraftaki diğer küçük yerleşimlere sıkça ziyaretlerde bulunuyoruz. Goblin madenleri ve yeraltı mezarları, Yasak Orman, çeşit çeşit hayvanlar, her birine hayranlıkla baktım. Hele de Room of Requirement'ı açtıktan sonra olayı iyice Sims oynamaya çevirip odayı en küçük detayına kadar kendim dekore ettim, ormanlardan, kötü niyetli kişilerden kurtarıp sahiplendiğim hayvanlardan kendime çiftlikler oluşturdum. Cut scene'lerde komik dursa da okul üniformasına bağımlı kalmayıp bulduğum her garip kıyafeti giydim, okul bahçesine griffin üzerinde girişler falan yapıldı. Bana göre oyunun, benim gibi oyunu bitirdikten sonra da oynamaya devam etmek isteyenler için tek eksiği, keşke o dünyadaki tüm derslere girmeye devam edebileceğimiz, hatta bu derslerden öğrendiklerimizle gerçek uygulamalı ve teorik sınavların yapılacağı ve orada istediğimiz gibi yaşayabileceğimiz halde devam ettiği bir kurgu olsaymış dedirten, ana hikayenin çabuk bitmesi sorunu. Bunu sevgili eşime anlattığımda "Tabii hatta Hogwarts Açık Öğretim Fakültesi yapsalardı değil mi?" dedi, bence evet KEŞKE YAPSALARDI. Oyunla vedalaşmak çok zordu. Keşke içinde yaşayabilseydim oyunun. Siz de meraklısıysanız, verdiğiniz paraya inanın fazlasıyla değiyor. Günümüzde Türk oyuncuları için çoğu oyun olması gerekenden çok daha pahalı gibi hissettiriyor, bilirim. Ama Hogwarts Legacy benim için parasını fazla fazla çıkardı, bir iki ay başka hiçbir şey oynamadım, her boş zamanımda da uzun uzun oynadım, bir oturuşta üç dört saat çok rahat harcadım. Harry Potter'ı gönülden sevmiyorsanız oyun size hitap etmeyebilir, oyunun oynanışını, hikayesini hep Wizarding World hakkında en azından temelin üstünde bilgisi olanlar için tasarlamışlar. Oynanış bakımından da The Witcher 3: Wild Hunt'a çok benziyor oyun, aynı açık dünya mantığı, aynı quest dinamiği, yan questler, harita, hatta meditasyon ile vakit geçirme ve zamanı ilerletme işi bile aynı. Onu seven bunu da sever oynanış açısından.

16 Mayıs 2023 Salı

Eurovision 2023 Sayesinde Bir Keşif: Voyager

Bu yılın Eurovision Şarkı Yarışması'nın benim gönlümde kazananlarından en önemlisi Avustralyalı progressive rock grubu Voyager. Şarkıları Promise de çok güzel bir şarkı. Eurovision gecesi öncesi, takip ettiğim tüm progressive rock paylaşımı yapan sayfalar ve hesaplar o gece Voyager'ı izleyecekleri için heyecanlıydılar, çünkü kendileri zaten 7 albüm sahibi, prog rock dünyasında bilinen bir grupmuş. Bilmemek benim ayıbımmış adeta, kendilerinden büyük bir Porcupine Tree, The Pineapple Thief havası aldım, bomba gibiydi o geceki performansları:

11 Mayıs 2023 Perşembe

Taro

Gerda Taro, 2014'te hayatıma bir ikon olarak girdi ve o zamandan beri de çıkmadı. Alt-J'nin Taro şarkısının sevgili eşim tarafından bana ithaf edildiği bir günden sonra şarkıyı da çok sevmemle birlikte şarkıda hikayesi anlatılan fotoğrafçı muhabir çift Robert Capa ve Gerda Taro ile ilgili bulduğum her şeyi okuyup inceledim ve hikayelerini öğrendikçe şarkıya da daha çok bağlandım.
Şarkıda, Gerda Taro'nun hüzünlü ölümü anlatılıyor, bu ölümün Robert Capa üzerinde nasıl bir etki yarattığını öğrenmek için kendi otobiyografisi Hafif Flu okunabilir, kendisini bir daha yataktan çıkmak istemeyecek hale düşüren bir kayıp olduğunu ve günlerin geçmesi için viski şişelerinden medet umulduğunu bu kitapta görmüştük. Son zamanlarda Gerda Taro hakkında iki kitap daha olduğunu ancak bunların henüz Türkçeleştirilmediğini öğrenmiştim, bunlardan ilki olan The Girl with the Leica'yı İngilizce baskısından okuyarak dün gece bitirdim. Gerda Taro'nun bilinmeyen yönleri, Robert Capa ile tanışmaları, Capa ve Taro soyadlarını almaları, çok farklı işler yapmaktayken fotoğrafçılığı meslek edinmeleri çok daha ayrıntılı bir şekilde, eski dostlarının anılarından yararlanılarak romanlaştırılmış. İkilinin çekmiş oldukları fotoğraflar ve kendilerine ait fotoğraf arşivleri de yer yer kullanılmış ve ortaya hikayenin tamamı çıkmış. Mesela yazıya başlarken koymuş olduğum çift halindeki fotoğrafları, nerede Taro ve Capa aşkına ait bir yazı görsem o yazının görseli olarak kullanılır. Leicalı Kız'da o fotoğrafın bir kare sonrasını da paylaşıyorlar bizimle, bu fotoğrafları çeken kişi meçhul, Taro'nun ya da Capa'nın kişisel arşivinden ortaya çıkmış fotoğraflar, ama iki fotoğraf birlikte yorumlandığında fotoğrafı çeken kişinin ikiliden habersiz olarak çektiği ve ikilinin arkasındaki masada oturan şahsın fotoğraflarının çekildiğini anladığında muzipçe gülümsediğini fark ettiğinde de odağı ona kaydırdığı anlaşılıyor:
Ne kadar sevimli bir an, anı... Gerda Taro, gerçek adı Gerda Pohorylle olan Polonyalı genç bir kadın. The Girl with the Leica'da onu ve ailesini Fransa'ya getiren şeyin ne olduğu, ailesi de Fransa'da yaşıyor olmasına rağmen kendisinin neden ailesinden ayrı, çoğu zaman kadın bir arkadaşıyla kendilerine ucuz odalar kiralayarak yaşadıklarının bilinmediği kısaca geçiyor. Genç Gerda, Robert Capa ile ortak arkadaş çevresine dahil olduğu sıralarda daktiloculuk yapıyor, Fransızcayı daha akıcı konuşmak için dersler alıyor ve tahtakurularıyla dolu bir pansiyonda yaşıyor. Yine romanda gördüğümüz portresiyle kendisi biraz çapkın, uçarı, gençliğin verdiği delilikle yarını çok da düşünmeden yaşamakta, ancak kafasına koyduğunu da yapabilmekte. Arkadaşlarının anlatısına göre kendisi her zaman şık, canlı, gülümser ve eğlenceli bir kadın. Herkes onun yanında olmaktan keyif alıyor ve arkadaş grubunda "Our Gerda" yani "Bizim Gerda" diye anılacak kadar sahipleniliyor. Robert Capa sahneye girmeden önce aynı arkadaş grubunun içindeki iki erkekle daha gönül ilişkileri yaşamış, hatta birini ailesiyle de tanıştırmış ancak ne zaman işler ciddiye binecek gibi olsa her zaman bir bahaneyle kendisini bir erkeğin sevgilisi olarak göremediğini belirtmiş. Hatta, kadın arkadaşlarından birinin kendisi hakkındaki anlatılarından birinde, kendisinin kimden olduğunu belirtmediği bir gebeliğini sonlandırması için bir operasyon geçirdiği ve her ne kadar konuşulmasa da bu gebeliğin Robert Capa'dan meydana geldiğini tahmin ettiğini de kitapta okuyabiliyoruz. Bu da bana Uncharted serisini oynarken Elena Fisher ne zaman hikayeye girse kendisini acar bir muhabir olarak Robert Capa ile Gerda Taro'nun hiç varolmayan kızı gibi düşündüğümü hatırlatıyor. Robert Capa, arkadaş çevrelerine dahil olduğunda ilk tanışmalarında Capa'nın Taro'ya kendisinin ne kadar dişlek olduğuna dair bir şaka yaptığını ve Taro'nun da dişlekliğin kendisi için hiç önemli olmadığını söylediğini okuyoruz. Bu satırlardan çok daha öncesinde de kitapta ikilinin bir fotoğrafı paylaşılıyordu:
Bu fotoğrafı ilk kez gördüğümde fotoğraftakilerin Taro ve Capa çifti olup olmadığını bile anlamamıştım, erkeğin o gülüşü, bildiğim diğer Robert Capa portrelerine benzemiyordu, meğer kendisi dişlek olduğu için gülerken poz vermekten kaçınıyormuş. Ancak Gerda Taro ile birlikteyken umursamaz bir şekilde rahatça gülüyor olması ne kadar güzel bir diğer ayrıntı değil mi? Kısa bir süre sonra ikili bütün boş vakitlerini arkadaş gruplarından ayrıca birlikte geçirmeye başlıyorlar, yüzmeye, balık tutmaya, güneşlenmeye, yürüyüşe giderken başkalarına haber vermemeye başlıyorlar ve bir süre sonra grupta ikisinin bir çift olduğu kabul ediliyor. Bu esnada Robert Capa ki kendisi henüz Robert Capa değil Andre Friedmann, bir fotoğrafçılık atölyesi kurmaya karar veriyor. Çünkü o sıralar sanatsal bir yeteneği olan herkesin bir atölye açmasının revaçta olduğu bir dönem ve Capa'nın fotoğrafçılık konusunda kendisine güveni de var, yeteneği de. Taro'nun da, ki kendisi de henüz Taro değil, çalıştığı bürodan ayrılıp atölyede sekreterlik yapmayı düşündüğünü, hatta bu geçiş aşamasının kendileri için maddi olarak epeyce zor olduğunu, atölyenin dekorasyonunun tamamlanması için beklerlerken kimseyi kabul edemedikleri, hatta çoğu zaman arayan birileri olduğunda Taro'nun telefonda oraya gelmesinler diye ayaküstü birçok yalan uydurduğunu öğreniyoruz ve tam da bu esnada efsanevi kısım geliyor: Gerda Taro'nun telefonlara bakarken "Andre Friedmann'ın atölyesi" demek yerine kulağa daha kısa ve karizmatik gelen, daha evrensel duyulan bir isim bulma fikrini arkadaş ortamında ortaya bırakması, arkadaşlarının bunu saçma bulmasına rağmen Robert Capa'nın sıcak bakması üzerine Robert Capa'yı bir seferde tutturması. Soyadını Capra'dan alıp ismi de Amerikan bir isim olarak Robert diye uyduruvermesi ve bunun Robert Capa tarafından da benimsenmesi üzerine o sırada yanlarında bulunan arkadaşlarının "Ee sen de mi kendine yeni bir isim bulacaksın şimdi mesela?" derlerken Gerda'nın "Gerda iyi, belki Pohorylle yerine daha kolay bir soyadı olur," derken ona da Taro soyadını Robert Capa'nın yakıştırması da çok güzel bir detay. Üstelik Taro, Capa'nın anadilinde "işe yarar şey, el altında bulunması gereken bir alet" gibi bir anlama sahipmiş. Böylece ikili sanatsal ve profesyonel hayatlarına Robert Capa ve Gerda Taro olarak devam ediyorlar. Tabii, Gerda Taro'nun tahmin edemediği bir detay olarak çoğu kişi Robert Capa'nın adını Bob diye kısaltmaya meyilli oluyor, Taro ise özenle bulduğu bu Amerikan tınısının Bob Capa olunca kaybolduğunu düşünerek her duyduğunda inatla Robert diye düzeltiyor. Birlikte fotoğrafçı olarak görevlendirildikleri savaş bölgesinde Gerda Taro'nun daha çok savaştaki çocuk ve kadınların günlük hayatlarına dair fotoğraflar çektiğini biliyoruz. Ancak Gerda Taro'nun, başarılı erkeğin arkasındaki kadın rolü sadece Robert Capa ismini bulmasından ibaret değil. İspanya İç Savaşı için bir gazete tarafından görevlendirildiklerinde beraberce savaş bölgesine gittikleri ve hatta Gerda Taro'nun orada savaş alanında bir tank tarafından ezilerek hayatını kaybettiği de ansiklopedik bilgi olsa da arkadaşlarının Robert Capa'dan rivayetle anlattıkları konulardan biri de Robert Capa'nın ödül bile almış olan bazı kompozisyonlarını Gerda Taro'nun oluşturduğu. Hatta o kadar ki bir seferinde bir tren enkazının arkasında, mayınlı bir bölgeye çok yakın bir yerde oynayan çocuklar görmüşler, Gerda Taro bunun çok iyi bir fotoğraf olacağını düşünmüş ise de fotoğrafı çekmek için kuvvet gerektiren bir şekilde enkazı aşmak gerekiyormuş, bu yüzden kendisinin o fotoğrafı çekemeyeceğinin farkındaymış. Capa'dan o fotoğrafı çekmesini istemiş, Capa ise başta bir türlü cesaret edememiş. Taro'nun bunun üzerine kendisine aptal diye haykırdığı, "Senin adın Robert Capa, sen koskoca Robert Capa'sın, git ve o fotoğrafı çek, boşa akan bir potansiyel olarak anmak istemiyorum bu anı!" diye sinirlendiği ve Capa'nın sırf Taro rahat etsin diye o fotoğrafı çektiği de anlatılıyor kitapta. Savaş bölgesinde Taro'nun birçok eyleme katıldığı ve halkla birlikte protestolarda yer aldığı fakat Capa'nın ise kendilerini oraya gönderen kurum ve kuruluşlarla daha çok iletişim halinde olmak için savaş bölgesinden sıkça ayrıldığı da biliniyor, bu yüzden yerel halk tarafından Taro çok sevilirmiş, Capa ise pek tanınmazmış. Tam da bu gözüpekliği ve anarşist ruhu nedeniyle bir eylem sırasında bir tankın altında kalarak can verdiği biliniyor Taro'nun, üstelik onun can verdiği bu olay sırasında Capa'nın da yine başka bir yerde bulunduğu da. Capa'ya bulunduğu otelde kötü haber veriliyor ve sekiz saatlik bir tren yolculuğu boyunca bir dakika bile durmadan sürekli ağlayarak Taro'nun bedenini teslim almaya gidiyor Capa. O sırada yanında bulunan arkadaşı "O kadar çok ağlamıştı ki, gözlerini kaybedeceğini falan sandım," diye anlatıyor. Birbirini her daim destekleyen, birbirlerine her zaman kol kanat geren, fakat bir o kadar da birbirlerinin alanlarını kabul eden ve birbirlerini özgür bırakabilen çiftlerin hikayelerine hayranım. Bu yüzden Taro ile Capa'nın hikayesini de ilk keşfettiğimden beri her detayıyla öğrenmeyi, incelemeyi çok severim. Şurası kesin ki Gerda Taro ile tanışmasa, Robert Capa dünyanın hala en çok saygı duyulan savaş fotoğrafçısı olmayacakmış. Yine Robert Capa ile tanışmasa Gerda Taro da Fransa'da bir göçmen olarak daktiloculuk, sekreterlik yapmaya devam edecekmiş. Birbirlerindeki potansiyeli fark etmişler, birlikte iyi oldukları alanda daha iyi olmaya uğraşmışlar ve birbirlerini her zaman daha yukarı taşımaya uğraşmışlar. Taro'nun ölümü çok genç yaşta olmuş, Capa ondan sonra da başarılı bir fotoğrafçı olarak var olmaya devam etmiş ama eminim ki çektiği çoğu fotoğrafı Taro için çekmiştir.
Kendisi de Gerda Taro gibi Polonya asıllı olan Helena Janeczek tarafından yazılan kitabın henüz Türkçe bir çevirisi yok. Bir gün Gerda Taro'nun hayatı filmleştirilirse büyük ihtimalle bu kitaptan senaryolaştırılacaktır, Türkçeye çevrilmesi için o vakitleri bekleyebiliriz, malum yayınevlerimiz bir dizi ya da film ünlenirse onun temeli olan kitabı basmak için aşırı aceleci davranırlar ama o zamana dek böyle hazineler gizli kalır. Neyse, biz de o vakte kadar bol bol Alt-J dinleriz.

Etiketler

alıntı (2) animasyon (1) aşk (1) biyografi (1) çizgi film (2) dizi (4) edebiyat (1) film (3) kitap (2) korku (1) müzik (3) oyun (3) öykü (3) sanat (3) şarkı (4) şiir (1) video (6)